26 Ekim 2012 Cuma

Mim mimimimimim :)

 Gülnihal beni mimlemiş, o halde mimine karşılık vermek laızm. Mime karşılık diye bir şey var mıdır acaba? Neyse, anladığım kadarıyla cevaplamaya çalışalım. Sanırım mevcut sorular var ve onlara yanıt veriyoruz :) Tam anlayamamışım demek ki.

Sesinizin çok güzel olduğunu farz edin ve ideal sahne performansınızı tarif edin. (Hangi şarkıyı söylerdiniz, nasıl giyinirdiniz, size kimler ya da hangi aksesuarlar eşlik ederdi?)

Humm. Çok acayip bi soru oldu bu, zira hiç düşünmemiştim daha önce. Eddie Vedder gibi jimmy jip'e tırmanıp aşağı atlardım heralde. Çok çılgın olma mıydı? Bence olurdu, keh keh. O zaman bi de pearl jam söylediğimi ve black olsun klasik olsun söylediğimi varsayın.

Özel bir gününüzde bir koro ya da özel bir kişi sizin için sürpriz bir parça hazırlamış. Parçanın özelliği: sizi tarif etmesi. Hangisi olurdu?


İşte bu daha zor soru. Bunu hiç bilemedim? Ama Eylül Akşamı'nı çok severim Bülent Ortaçgil'den o olur mu?


İçinizde kalmış, söylenmemiş bir takım şeyler var. Uygun şartların bir araya geldiğini hayal edin. O kişiye(yarım kalmış bir aşk, kırgın olduğunuz bir dost vs.) duygularınızı anlatabileceğiniz bir fırsatınız var. Ona hangi şarkıyla duygularınız anlatırdınız?

Burada yazar kalbinin kırıklarını döküyor :) Kimseye söyleyecek bir şeyim yok diyerek karizmatik insan moduna mı girsem? Hehehe, tamam tamam Necip Fazıl'ın beklenen şiiri gelsin :) Şarkı değil, şiir oldu bu sefer de hiç beceremedim bu mim işini.

Ne hasta bekler sabahı, 
Ne taze ölüyü mezar. 
Ne de şeytan, bir günahı, 
Seni beklediğim kadar. 

Geçti istemem gelmeni, 
Yokluğunda buldum seni; 
Bırak vehmimde gölgeni, 
Gelme, artık neye yarar?

Sizi şuan okuyanlara göndermek istediğiniz parça?

Wanda Jakson'dan gelsin o halde, "Let's have a party...." Hobaaaa :)



Normalde benim bu mimin sonunda birilerini mimlemem ve bu olayın daha fazla kişiye yayılmasını sağlamam gerekli. Ancak, kimi mimleyeceğimi bilemediğimden malesef kimseyi mimlemiyorum, fazlaca asosyalim sanırım.

9 Ekim 2012 Salı

Konya ve akıl almaz mutfağı

Efenim taaa önceleri konferans için önce Antalya, ardından da Konya'ya gideceğimden falan bahsetmiştim. Taa dediğim geçtiğimiz Mayıs ayından bahsediyorum. Herneyse, her iki şehre de gittim gördüm, yedim içtim falan da filan.

Konya denildiğinde, herkesin anlattığı dümdüz şehir hacı, sadece şehrin ortasında bir tepe var diye anlatan arkadaşların anlattıkları haricinde kafamda hiçbir şey canlanmıyordu. Heh bir de Mevlana Müzesi var tabii, o da televizyona her çıkan anlattığı bir şey olduğundan ve mevleviliğe gönül veren arkadaşlarım sayesinde bildiğim bir şeydi. Neyse gitmeden önce çok çılgın bir önyargıya ve Vedat Milor'un Konya'da titreyerek yemek yediği salaş restoranlara ait merağa sahiptim. O kadar alakasız bir şehirdi ki benim için Konya, içimde en ufak gitme arzusu yoktu. Tabii bunda Antalya'ya kara yolu ile gidip gelmiş olmanın ve Antalya'dayken normalin üzerinde yorulmuş olmamın etkisi de olabilir.

Her neyse, ulusal olarak yapılan ve bizim çalışma konumuzdaki araştırmacıları bir araya getiren bir konferans olduğundan ve çalıştığım hocalardan bir tanesinin isminin paper üzerinde isminin olması ve o kişinin de konferansı düzenliyor olması nedeniyle mecburen (birazcık) Antalya'dan döndükten bir gün sonra kara yolu ile Konya'ya yolculuğum başladı. Otobüslerde rahat hat diye bir kavram varmış, ki ben malesef bu kavramla karşılaşamadım :( Uzun yıllar sonra ilk defa şehirler arası otobüse binen bünyem ilk başta vuu çok rahatmış ya bu otobüsler tepkisi verip, zaman geçtikçe koltuğa sığamaz hale gelmişti. Neyse otobüs yolculukları apayrı bir konu geçiyorum, sonra belki konuşuruz bu konuda.

Konya'da nerede kalacağımız sorusuna yanıtı, booking.com üzerinde en ucuz ve en yüksek ratinge sahip otelde karar kıldık. Zira yurt içi ikinci konferansım olduğu için konaklamayı cebimden karşılamam gerekiyordu. Otelin yorumlarında çok övüldüğü için pek korkum yoktu, zira yurt dışında da dandik otellerde kaldığım için pek beklentim var denemezdi. Konya'ya vardığımızda minibüslerle otelimizin yakınında olduğu, Mevlana Müzesine gitmeye çalıştık. Çalıştık diyorum çünkü kentsel dönüşüm, yeni yapılaşma vs. vs. sayesinde Konya şehri gereksiz şekilde (belki de gereklidir) coğrafi olarak yayılmış durumda ve merkeze giden minibüs sayısı çok az. Otogardan bize güya yardım eden bir minibüs Emre ile beni bilmediğimiz ve anlamadığımız bir yere götürdü ve orada bizi bıraktı. Otogarda 45 dakika şehir merkezine gitmeye çalışıp, sonra farklı yere götürüldüğümüzde sandık ki, bu yeni lokasyondan şehir merkezine kolaylıkla gidebileceğiz. Ancak yanılmışız. Uzunca bir bekleyiş de o götürüldüğümüz yerde başladı, 35-40 dakika da orada bekledikten sonra beklediğimiz minibüs geldi ve bizi müzenin olduğu yere götürdü. Bu bekleyiş (elimizde bavul, ayakta) bizi epey yordu denilebilir. Minibüs yolculuğunda gerçekten şehrin dümdüz olduğunu gördük. Doğma büyüme İstanbullu olan birisi için Konya'nın coğrafi yapısı gerçekten çok enteresan, düşünseniz çocukluğunuzda kar yağdığında kıçınızın altına çöp poşeti (leğen daha efsane tabii) alıp kayabileceğiniz bir yokuş yok!?

Şehir merkezine ulaştığımızda bu sefer şöyle bir sıkıntı ortaya çıktı, otelimiz neredeydi? Müthiş teknolojik aletlerimizle yönümüzü bulmaya falan çalışacakken, emeeeen diyerek oteli aradım. Zira yer yönle uğraşacağıma dedim ki arayım adamlara tarif etsinler, karşı taraf tarif etmek yerine neredesiniz diye sordu ve bizi gelip müzenin önünden aldı. Çok şaşırdım, zira böyle bir şeyi gerçekten beklemiyordum. Zaten azıcık para veriyoruz diyerekten adamların sıcak kanlılığına bayıldım. Otele gidip bavullarımızı bırakarak (aslında ben bavul almadım bikaç gün kalacağımdan ufak bir spor çantası ile gittim), Konya'yı keşfe çıktık.

Otel zaten merkezi olduğundan beş dakika yürüyerek yine şehrin merkezine geldik. Bu arada Konya'nın gerçekten çok düz olduğunu söylemiş miydim? :)

Saat daha erken, o zaman kahvaltı yapalım diyerekten ortalıkta dolanmaya başladık. Emre'ye sıradan poğaçadır, simittir bunları zaten İstanbul'da yediğimizi söyleyerek, doğru dürüst Konya mutfağından yemek istediğimi söyledim, o da hak verince kendimizi lezzet peşinde koşarken bulduk. Amacımız Konya'ya özgü hafif bir kahvaltılık bulmak ve karnımızı doyurmaktı, rastgele dolaşmaktan yorulup, insanlara sormaya başlayınca kermesten bahsettiler. Ev hanımları yemek vs. yapıp buradan para kazanıyorlarmış. Ancak biz o kermesi bulamadık. Çok da yorulduğumuz için, karşımıza çıkan etli ekmek yapan "Halil İbrahim Sofrası"na girmeye karar verdik. Sabah sabah et yemek pek işime gelmese de artık İstanbul işi simit yiyeceğime etli ekmek yerim diye düşündüm. Havanın güzelliğinden faydalanıp, dışarıya oturduk. Aklımızda çorba içmek, birazcık da etli ekmekten tatmak vardı, ancak sadece etli ekmek, pide ve tandırda tavuk ve et yaptıklarından mecburen etli ekmek ve pide sipariş ettik. Mecburen sipariş ettik etmesine, ancak o kadar beğendik ki anlatamam. Yanında gelen ayran fena değildi, ancak ikram ettikleri yoğurt çok fantastikti. Aşağıdaki resimde sabah kahvaltımızı görüyorsunuz :)


Kahvaltıyı yaptıktan sonra Konya'nın merkezini turlamaya başladık. Ancak merkezi çok çok beğendiğimi söyleyemem, biraz eskimiş, biraz da orta direk bir havası var. Evet fakir bir memleket değil; ancak, zengin de değil gibi. İşin kötüsü estetik kaygısı olmayan yapılaşma. Saçma sapan binalar her yerde, neyse... Halil İbrahim Sofrası'nda otururken çektiğimiz fotoğraflar da şöyle:



Kahvaltımızı yaptıktan sonra şehri tekrardan yürüyerek tanımaya başladık. Ben zaten bir şehri ancak kendi adımlarınızla tanıyabileceğinize inanıyorum. Dolayısı ile Konya'nın merkezinde dolaşmaya başladık ve bir iki adım attıktan sonra bu güzel arabayla karşılaştık. Tofaş dili ve edebiyatına hayran olarak fotoğrafladım. Şehrin bir kısmının çok güzel bir özeti bu fotoğraf.


Şehrin merkezinden çektiğimiz bu kare genel olarak şehri (belki de Türkiye'nin şimdiki dönüşümünü) çok güzel anlatıyor. Bir taraf yeni yapılaşmış veya yenilenmiş, diğer taraf ise eski olarak yenilenmeyi bekliyor...


Şehri gezdikten sonra otelimize döndük ve üzerimizi değiştirerek konferansın yapıldığı Konya Dedeman'a yola çıktık. Gidişimiz rahattı, minibüsle atladık gittik valla. Şehrin dışında kalıyor Dedeman, ancak konferans salonları gayet iyiydi. Konferans kısmına girmiyorum, bir iki oturuma girip çıkıp tekrar şehre döndük. Yemek de yedik çıkmadan önce, ancak karnımız tok olsa da yediğimiz fabrikasyon yemekten sonra gözümüz doymuş sayılmazdı. Karnımız şiş şekilde, Vedat Milor'un girdiği kebapçıyı aramaya başladık. Vedat Milor'un yemek yerken titreyişini hatırlayarak daha da gaza geldik, ancak karnımızın şişliği nasıl yemek yiyeceğimizi bilemememize neden olmuyor değildi. Gerçi Dedeman'dan yürüyerek şehir merkezine gelmiş olmamız, biraz da olsa şişliğimizin inmesine yardımcı olmadı değil.


Bu fotoğraflar da Dedeman'dan merkeze doğru yürürken çekildi

Bir süre etrafta dolandıktan sonra Mevlevi Sofrası'nın tabelasını ve binanın tipini diğer restoranlara tercih ettik. Genelde salaş olanları tercih eden bedenim, sokağın başından gelin abiler, süper abiler diye tanıtım yapan tiplerden sıkılmış olacak ki bu ortama göre en düzgün olanını seçme ihtiyacı duydu. Beklentimin çok düşük olmasına karşın Mevlevi Sofrası beni epeyce yanılttı, sabah yediğim pidelerden sonra burada karşılaştığımız bamya çorbası, tandır ve höşmerim, Emre'yle kendimizi kaybetmemize neden oldu. Baya baya dağıldık diyebilirim. Vedat Milor'un titreyerek yemek yemesini burada tok karnımızla yaşadık. 





Mevlevi Sofrası, Mevlana Müzesi'nin hemen karşısında

Mevlana Müzesi'nde çok eğlendik. Garsonlar sağolsunlar müthiş yakınlık gösterdiler, birlikte epey gülmüş olabiliriz. Gerçi şu anda garson arkadaşın ismini hatırlayamıyorum ama (isim hafızam gerçekten çok kötü) o gece hem garson, hem de biz o kadar güldük ki, neden o kadar güldük en ufak fikrim yok :) Yemeğimizi yedik, muhabbetimizi edip, ikram çayımızı da içtikten sonra, otelimize uyumaya gittik. İşin garibi şehirde saat 9dan sonra hayat bitti gibiydi. Herkes evine çekilip, hayatlarına ırada devam etmeye karar vermişti sanki.

Bütün haftanın yorgunluğu vs. derken müthiş bir uyku çekeceğini sanan bünyem yanıldı. Emre hemen uyumuşken, yarınki sunumlarıma bakayım diyerek başladığım çalışma gece yarısında son buldu ve o şekilde ancak yatabildim. Gerçi yattığımda da hemen uyudum diyemem, yerimi yadırgadım sanırım, biraz çaba ile uyku diyarına dalmıştım.

Ertesi gün erkenden kalkıp, cicilerimizi giyerek konferansımıza yol almaya başladık. Normalde bu tarz konferanslarda ciddi kıyafetler tercih edilir, ancak henüz genç olduğum kabulüyle emeeeen ne gerek var kasmaya diyerek spor gömlek, kanvas pantalon ve spor görünümlü ayakkabılarımla konferanstaki yerimi aldım. Kendi fotoğrafımı blogda yayınlamama kararım olmasa görüntümü eklemek isterdim, sanırım lisans öğrencileri sunumlarını benden fazla ciddiye alıyorlar. Tabii ki müthiş kafa akademisyenlerin kıyafetimi yadırgaması geç kalmadı, Allah'tan Gazi'deki profesör konumu çok ilgi çekici buldu da, ayar verdiğim kıçı kırık yeni yetme çok sesini çıkaramadı. Emre'nin noolur öyle deme bakışını görmek ise bambaşka keyif vericiydi. Halen haklı olduğumu düşünüyorum. (Bu kısımdan bir şey anlamamanız mümkün, kendime not diye yazdım (: )

Konferanstan alnımızın akıyla çıkıp, tüm kadro yemeğe gittik. Yemek çıkışı Konya tatlılarını tatmak isteyen sıkıcı gruptan koşarak uzaklaşarak, Mevlevi Müzesine gittik. Burada eski eserler ve mevlevi hayatına ait eşyalara baktık falan. Başkaları çok etkileniyor olabilir, ancak o kadar ruhani hüviyetten çıkmış ve turistik bir alana dönmüş ki etkilendim dersem yalan olur. Müzeyi baştan aşağı dolaşıp, kediye vuran çocuğa ve annesine çemkirdikten sonra çıkarak, Konya'daki en sevdiğimiz noktalardan biri olan Mevlevi Sofrası'na tekrar gittik. Bu sefer az az değil doyana kadar yedik. Yemek sonrasında, Konya'nın keşfedilmemiş taraflarını keşfetmeye başladık, ki burası yazımın başındaki tüm Konya'daki tek yükseklik olan Alaaddin Tepesi'ydi. Buradaki garson arkadaşla da kaynaştık ve çok enteresan hikayesini dinledik. Onun özeli olduğu için burada anlatmayacağım, yolunuz düşerse, çay eşliğinde kendisinden dinleyebilirsiniz.

Sözü çok uzattığımı düşünerek son kısmı özet geçtim, olur da merak ederseniz bi ara devamını da anlatırım :) 










                                  Çeşit çeşit Konya fotoğrafı işte valla sıkıldım yazmaktan

5 Ekim 2012 Cuma

İki Gençlik Arasında - Doğu Ergil

Şu sıralar kitap okumaya vakit bulabiliyorum Uzunca zaman sonra böyle şans bulunca masamın üstü çeşit çeşit kitapla dolmuş durumda haliyle. Gerçi dünya klasiği olarak ifade edilmeye başlanmış güncel kitaplar benim açımdan oldukça hayal kırıklığı yaratmıştı ki, elime aldığım Doğu Ergil imzalı "İki Gençlik Arasında" adlı kitap, kitap sevgimi bana tekrardan hatırlattı. Hatırlattığı bir şey de roman olsun, hikaye olsun bu tarz kitapların çok azından keyif alabildiğim. Bu durumun içerisinde bulunduğum ortam ile alakalı olması, sürekli okumak zorunda kaldığım yayınların artık okuma zevkimi de etkilemesi de kuvvetle muhtemel. Bir şey okuduğumda muhtemelen bir şeyler öğrenmek ihtiyacı duyuyorum sanırım. Evet başkalarının hayal dünyası keyifli ama bir yere kadar diyor bünyem.

Doğu Ergil - İki Gençlik Arasında

Doğu Ergil'in kitabı son derece ilgi çekici. Yazar henüz üniversite öğrencisi iken Ankara'dan İstanbul'a ve İstanbul'dan Abana'ya motor sırtında gerçekleştirdiği geziyi kaleme almış. Bu yolculukta düşündükleri, hissettiklerini son derece şekilde kaleme aldığından ve başlarına gelen olayları ilgi çekici olarak ifade edebildiğinden son derece hızlı olarak geçiyor bu kısımlar. Esasında Doğu Ergil, orada bir köy var uzakta düşüncesine karşı çıkıp, evet orada uzakta bir köy var ve onun bizim olabilmesi için oraya gitmeli ve onu görmeli, tanımalıyım savını ortaya koyuyor, nihayetinde de son derece keyifle okunan bir hatırat ortaya çıkıyor. 

Kitabın başlığının iki gençlik arasında olmasının nedeni, Doğu Ergil'in artık orta yaşlı olduğunda gerçekleştirdiği diğer gezisinin kitabın ikinci parçasını oluşturması... Hayata bakışı ve belki de bu bakıştaki değişimleri gözlemlemeniz mümkün.

Doğu Ergil, sadece yolculukta gördüklerini anlatmakla kalmıyor, fikir dünyasından da parçalar sunuyor. Bu sunum içerisinde çok güzel alıntıların yer alması, kitabın akıcılığını perçinliyor. 

Kitaptaki tek eksiklik, cümlelerin yer yer düşük olması ve editör elinde pek durmamış görüntüsü vermesi. Her ne kadar yer yer cümle düşüklüğü, noktalama hatası veya yazım hatası olsa da (çok fazla miktarda değil) bu durum kitabın genel manada keyifli olduğu gerçeğini ortadan kaldırmıyor. Bu kitaba ücret ödemeden ulaşabildiğim için evekitap ailesine de teşekkürler.