9 Kasım 2012 Cuma

robotla hasbihal

teeee 2007'de (oha 5 seneden fazla), arzum için geliştirilen web uygulaması ile muhabbetimmiş meğersem. okurken bari blogda da paylaşayım dedim.


botefal: merhaba tulkas. 
tefal ürünleri, yemek tarifleri, püf noktaları, pratik bilgiler... hepsine nasıl ulaşacağınızı öğrenmek için konu yazın. 
tulkas: merhaba 
botefal: merhaba 
tulkas: merhaba 
botefal: merhaba 
tulkas: merhaba 
botefal: merhaba 
tulkas: ehehe 
botefal: hehehe bu arada sitemize üye olup size verdiğimiz şifreyi yazarak çekilişimize katılabilirsiniz. Şifreniz: 3119f4 
tulkas: ne viryosunuz çekilişte 
botefal: ben mi? 
tulkas: sen değil, arzum 
botefal: hmm 
tulkas: hmm ne 
botefal: anlıyorum 
tulkas: neyi 
botefal: neyi mi? 
tulkas: evet neyi anlıyorsunuz 
botefal: tamam 
tulkas: ehehe 
botefal: hehehe 
tulkas: komik mi 
botefal: :d 
tulkas: komik yani 
botefal: yani... 
tulkas: yani derken? 
botefal: yani... 
tulkas: hmm 
botefal: anlıyorum 
tulkas: neyi 
botefal: neyi mi? 
tulkas: evet neyi 
botefal: demek öyle 
tulkas: öyle tabi 
botefal: söylediğinizi anlamadım. 
tulkas: ben de 
botefal: güzel :) 
tulkas: di mi 
botefal: sorduğunuz soru aşağıdakilerden biri ise lütfen seçiniz. 
tulkas: ya sen bana mutluluğun tarifini verebilir misin? 
botefal: nasıl yani? 
tulkas: baya tarif işte 
botefal: sorduğunuz soru aşağıdakilerden biri ise lütfen seçiniz. 
tulkas: mutluluk tarifi 
botefal: sorduğunuz soru aşağıdakilerden biri ise lütfen seçiniz. 
tulkas: off 
botefal: umarım sıkıntınız geçicidir 
tulkas: geçici tabii 
botefal: yine anlamadım. başka bir konuya geçelim mi? 
tulkas: tamam 
botefal: anlaştık :) 
tulkas: mesela nelerden hoşlanırsın 
botefal: somut örnekler üzerinden konuşmalıyız bence 
tulkas: robot olmak zor mu 
botefal: mutfak robotları mutfakta kullanılıyor, ben ise sohbet edebiliyorum, hangimiz daha becerikli sizce? 
tulkas: mutfak robotları tabii ki 
botefal: mutfak robotları mutfakta kullanılıyor, ben ise sohbet edebiliyorum, hangimiz daha becerikli sizce? 
tulkas: o daha iyi 
botefal: sorduğunuz soru aşağıdakilerden biri ise lütfen seçiniz. 
tulkas: ya hayır onları sormak istemiyorum 
botefal: öyle mi? 
tulkas: öyle de 
botefal: bunu anladığımdan emin değilim. tefal ürünlerini listelemek isterseniz tefal yazın. 
tulkas: vampirleri bilir misin 
botefal: bir tahmin yürütün bakalım... 
tulkas: ben niye yürüteyim sen biliyomusun ya 
botefal: pardon, soru neydi? 
tulkas: vampir 
botefal: anlamadım ama harika yemek tariflerini listelememi isterseniz tarif yazmanız yeterli. 
tulkas: yok ama 
botefal: bu bana yokluğu çağrıştırdı 
tulkas: çağrışaibliyomusun 
botefal: serbest çağrışım, herkesin aklına farklı şeyler getirebilir 
tulkas: bana sarımsağı getirdi 
botefal: yine anlamadım ama bunu da öğrenilecekler arasına kaydettim. pratik bilgileri listelemek için pratik yazın. 
tulkas: ben sarımsaktan korkuyorum, çünkü vampirim 
botefal: anlamadım. konu yazıp başlıklara göz atmak ister misiniz? 
tulkas: ya anlaşılmayacak ne var tıursıyorum sarımsaktan, çünkü vampirlere zararlı 
botefal: zararın neresinden dönülürse kardır demişler:) 
tulkas: sarımsaktan mı döneyim 
botefal: neyi mi? 
tulkas: ya ne neyisi ya 
botefal: neyi mi? 
tulkas: ühühühü 
botefal: anlayamıyorum. ne demek istediniz? 
tulkas: ağlıyorum ulan 
botefal: efendim? anlamadım 
tulkas: anlama ya 
botefal: dilbilgisi dersinden sözcükte anlam diye bir konu hatırlıyorum 
tulkas: vay anasını 
botefal: Şaşırtıcı, değil mi :) 
tulkas: süprizlerle dolusun 
botefal: söylediğinizi anlamadım. 
tulkas: süprizi mi doluyu mu 
botefal: söylediğinizi anlamadım. 
tulkas: işte hangi kısmı, açıklayayım 
botefal: karar vermek bazen gerçekten zor oluyor 
tulkas: kararlar... gitmek, kalmak, ... 
botefal: en kötü karar bile kararsızlıktan iyidir :) 
tulkas: hani zordu 
botefal: buyrun efendim. 
sorunuzun şu olduğu varsayıldı: ´ceyda hanim´ 
tulkas: isminizin ceyda olduğunu önceki konuşmalarımızdan zaten biliyorum 
botefal: ben iyi dinleyiciyimdir:) 
tulkas: gerçekten mi 
botefal: bazen yorgunluktan gerçekle hayali birbirine karıştırıyorum 
tulkas: hayal 
botefal: söylediğinizi anlamadım. 
tulkas: rçek 
botefal: söylediğinizi anlamadım. 
tulkas: şaka 
botefal: bazen gerçekler şaka gibi olabiliyor 
tulkas: şah 
botefal: söylediğinizi anlamadım. 
tulkas: mat 
botefal: sorduğunuz soru aşağıdakilerden biri ise lütfen seçiniz. 
tulkas: gol 
botefal: söylediğinizi anlamadım. 
tulkas: penaltı 
botefal: söylediğinizi anlamadım. 
tulkas: ofsayt 
botefal: söylediğinizi anlamadım. 
tulkas: ofsayt, zaten pek anlaşılan bir terim değildir. iyi izleyici olursanız 3 senede çözebilirsiniz 
botefal: bir olumsuzluk ifadesi sanırım 
tulkas: evet, daha az gol olmasını sağlıyor. 
botefal: demek öyle 
tulkas: mesela ümit karan hep ofsayta düşüyor, bu da galatasaray´ın hücum gücünü azaltıyor 
botefal: somut örnekler üzerinden konuşmalıyız bence 
tulkas: işte olay somut esasında, ümit ofsayta düşüyo gol olmuyo. 
botefal: sorduğunuz soru aşağıdakilerden biri ise lütfen seçiniz. 
tulkas: annemin kolay pancar turşusu tarifi nedir? 
botefal: bu yemeğin hazırlama süresi 30 dakika, pişirme süresi 90 dakika, maliyeti: ortadır. 
yemeğin malzemelerini öğrenmek için malzeme yazın 
tulkas: maliyet orta ne demek 
botefal: bu yemeğin hazırlama süresi 20 dakika, pişirme süresi 40 dakika, maliyeti: düşüktür. 
yemeğin malzemelerini öğrenmek için malzeme yazın 
sorunuzun şu olduğu varsayıldı: ´portakal reçeli tarifi nedir?´ 
tulkas: karnım acıktı 
botefal: vereceğim bilgilerin sizi doyurmasını umarım :) 
tulkas: bilgi ile nasıl doyabilirim ki 
botefal: sorduğunuz soru aşağıdakilerden biri ise lütfen seçiniz. 
tulkas: ı ıh o sorular değil 
botefal: bir olumsuzluk ifadesi sanırım 
tulkas: birazcık 
botefal: biraz mı? 
tulkas: biraz 
botefal: bence birazdan fazla 
tulkas: nasıl fazla cık ekledim sonuna 
botefal: sorduğunuz soru aşağıdakilerden biri ise lütfen seçiniz. 
tulkas: ben gideyim birazdan 
botefal: biraz mı? 
tulkas: yok hafiften kaçıyorum diyorum 
botefal: söylediğiniz şeyi anlamadığımı mı düşünüyorsunuz? 
tulkas: evet çünkü anlamadın 
botefal: anlaşmak çok zor bugünlerde... 
tulkas: puhahuauhauh 
botefal: söylediğinizi anlamadım. 
tulkas: dsffdfdsfda 
botefal: söylediğinizi anlamadım. 
tulkas: ehehehe 
botefal: hehehe 
tulkas: süpersiniz 
botefal: teveccühünüz :) 
tulkas: hadi kaçtım ben 
botefal: deneyeceğim 
tulkas: kendine iyi bak 
botefal: öyle mi? 
tulkas: alivederçi 
botefal: söylediğinizi anlamadım. 
tulkas: gud bay 
botefal: bu yemeğin hazırlama süresi 30 dakika, pişirme süresi 30 dakika, maliyeti: ortadır. 
yemeğin malzemelerini öğrenmek için malzeme yazın 
sorunuzun şu olduğu varsayıldı: 'İmam bayıldı tarifi nedir?' 

26 Ekim 2012 Cuma

Mim mimimimimim :)

 Gülnihal beni mimlemiş, o halde mimine karşılık vermek laızm. Mime karşılık diye bir şey var mıdır acaba? Neyse, anladığım kadarıyla cevaplamaya çalışalım. Sanırım mevcut sorular var ve onlara yanıt veriyoruz :) Tam anlayamamışım demek ki.

Sesinizin çok güzel olduğunu farz edin ve ideal sahne performansınızı tarif edin. (Hangi şarkıyı söylerdiniz, nasıl giyinirdiniz, size kimler ya da hangi aksesuarlar eşlik ederdi?)

Humm. Çok acayip bi soru oldu bu, zira hiç düşünmemiştim daha önce. Eddie Vedder gibi jimmy jip'e tırmanıp aşağı atlardım heralde. Çok çılgın olma mıydı? Bence olurdu, keh keh. O zaman bi de pearl jam söylediğimi ve black olsun klasik olsun söylediğimi varsayın.

Özel bir gününüzde bir koro ya da özel bir kişi sizin için sürpriz bir parça hazırlamış. Parçanın özelliği: sizi tarif etmesi. Hangisi olurdu?


İşte bu daha zor soru. Bunu hiç bilemedim? Ama Eylül Akşamı'nı çok severim Bülent Ortaçgil'den o olur mu?


İçinizde kalmış, söylenmemiş bir takım şeyler var. Uygun şartların bir araya geldiğini hayal edin. O kişiye(yarım kalmış bir aşk, kırgın olduğunuz bir dost vs.) duygularınızı anlatabileceğiniz bir fırsatınız var. Ona hangi şarkıyla duygularınız anlatırdınız?

Burada yazar kalbinin kırıklarını döküyor :) Kimseye söyleyecek bir şeyim yok diyerek karizmatik insan moduna mı girsem? Hehehe, tamam tamam Necip Fazıl'ın beklenen şiiri gelsin :) Şarkı değil, şiir oldu bu sefer de hiç beceremedim bu mim işini.

Ne hasta bekler sabahı, 
Ne taze ölüyü mezar. 
Ne de şeytan, bir günahı, 
Seni beklediğim kadar. 

Geçti istemem gelmeni, 
Yokluğunda buldum seni; 
Bırak vehmimde gölgeni, 
Gelme, artık neye yarar?

Sizi şuan okuyanlara göndermek istediğiniz parça?

Wanda Jakson'dan gelsin o halde, "Let's have a party...." Hobaaaa :)



Normalde benim bu mimin sonunda birilerini mimlemem ve bu olayın daha fazla kişiye yayılmasını sağlamam gerekli. Ancak, kimi mimleyeceğimi bilemediğimden malesef kimseyi mimlemiyorum, fazlaca asosyalim sanırım.

9 Ekim 2012 Salı

Konya ve akıl almaz mutfağı

Efenim taaa önceleri konferans için önce Antalya, ardından da Konya'ya gideceğimden falan bahsetmiştim. Taa dediğim geçtiğimiz Mayıs ayından bahsediyorum. Herneyse, her iki şehre de gittim gördüm, yedim içtim falan da filan.

Konya denildiğinde, herkesin anlattığı dümdüz şehir hacı, sadece şehrin ortasında bir tepe var diye anlatan arkadaşların anlattıkları haricinde kafamda hiçbir şey canlanmıyordu. Heh bir de Mevlana Müzesi var tabii, o da televizyona her çıkan anlattığı bir şey olduğundan ve mevleviliğe gönül veren arkadaşlarım sayesinde bildiğim bir şeydi. Neyse gitmeden önce çok çılgın bir önyargıya ve Vedat Milor'un Konya'da titreyerek yemek yediği salaş restoranlara ait merağa sahiptim. O kadar alakasız bir şehirdi ki benim için Konya, içimde en ufak gitme arzusu yoktu. Tabii bunda Antalya'ya kara yolu ile gidip gelmiş olmanın ve Antalya'dayken normalin üzerinde yorulmuş olmamın etkisi de olabilir.

Her neyse, ulusal olarak yapılan ve bizim çalışma konumuzdaki araştırmacıları bir araya getiren bir konferans olduğundan ve çalıştığım hocalardan bir tanesinin isminin paper üzerinde isminin olması ve o kişinin de konferansı düzenliyor olması nedeniyle mecburen (birazcık) Antalya'dan döndükten bir gün sonra kara yolu ile Konya'ya yolculuğum başladı. Otobüslerde rahat hat diye bir kavram varmış, ki ben malesef bu kavramla karşılaşamadım :( Uzun yıllar sonra ilk defa şehirler arası otobüse binen bünyem ilk başta vuu çok rahatmış ya bu otobüsler tepkisi verip, zaman geçtikçe koltuğa sığamaz hale gelmişti. Neyse otobüs yolculukları apayrı bir konu geçiyorum, sonra belki konuşuruz bu konuda.

Konya'da nerede kalacağımız sorusuna yanıtı, booking.com üzerinde en ucuz ve en yüksek ratinge sahip otelde karar kıldık. Zira yurt içi ikinci konferansım olduğu için konaklamayı cebimden karşılamam gerekiyordu. Otelin yorumlarında çok övüldüğü için pek korkum yoktu, zira yurt dışında da dandik otellerde kaldığım için pek beklentim var denemezdi. Konya'ya vardığımızda minibüslerle otelimizin yakınında olduğu, Mevlana Müzesine gitmeye çalıştık. Çalıştık diyorum çünkü kentsel dönüşüm, yeni yapılaşma vs. vs. sayesinde Konya şehri gereksiz şekilde (belki de gereklidir) coğrafi olarak yayılmış durumda ve merkeze giden minibüs sayısı çok az. Otogardan bize güya yardım eden bir minibüs Emre ile beni bilmediğimiz ve anlamadığımız bir yere götürdü ve orada bizi bıraktı. Otogarda 45 dakika şehir merkezine gitmeye çalışıp, sonra farklı yere götürüldüğümüzde sandık ki, bu yeni lokasyondan şehir merkezine kolaylıkla gidebileceğiz. Ancak yanılmışız. Uzunca bir bekleyiş de o götürüldüğümüz yerde başladı, 35-40 dakika da orada bekledikten sonra beklediğimiz minibüs geldi ve bizi müzenin olduğu yere götürdü. Bu bekleyiş (elimizde bavul, ayakta) bizi epey yordu denilebilir. Minibüs yolculuğunda gerçekten şehrin dümdüz olduğunu gördük. Doğma büyüme İstanbullu olan birisi için Konya'nın coğrafi yapısı gerçekten çok enteresan, düşünseniz çocukluğunuzda kar yağdığında kıçınızın altına çöp poşeti (leğen daha efsane tabii) alıp kayabileceğiniz bir yokuş yok!?

Şehir merkezine ulaştığımızda bu sefer şöyle bir sıkıntı ortaya çıktı, otelimiz neredeydi? Müthiş teknolojik aletlerimizle yönümüzü bulmaya falan çalışacakken, emeeeen diyerek oteli aradım. Zira yer yönle uğraşacağıma dedim ki arayım adamlara tarif etsinler, karşı taraf tarif etmek yerine neredesiniz diye sordu ve bizi gelip müzenin önünden aldı. Çok şaşırdım, zira böyle bir şeyi gerçekten beklemiyordum. Zaten azıcık para veriyoruz diyerekten adamların sıcak kanlılığına bayıldım. Otele gidip bavullarımızı bırakarak (aslında ben bavul almadım bikaç gün kalacağımdan ufak bir spor çantası ile gittim), Konya'yı keşfe çıktık.

Otel zaten merkezi olduğundan beş dakika yürüyerek yine şehrin merkezine geldik. Bu arada Konya'nın gerçekten çok düz olduğunu söylemiş miydim? :)

Saat daha erken, o zaman kahvaltı yapalım diyerekten ortalıkta dolanmaya başladık. Emre'ye sıradan poğaçadır, simittir bunları zaten İstanbul'da yediğimizi söyleyerek, doğru dürüst Konya mutfağından yemek istediğimi söyledim, o da hak verince kendimizi lezzet peşinde koşarken bulduk. Amacımız Konya'ya özgü hafif bir kahvaltılık bulmak ve karnımızı doyurmaktı, rastgele dolaşmaktan yorulup, insanlara sormaya başlayınca kermesten bahsettiler. Ev hanımları yemek vs. yapıp buradan para kazanıyorlarmış. Ancak biz o kermesi bulamadık. Çok da yorulduğumuz için, karşımıza çıkan etli ekmek yapan "Halil İbrahim Sofrası"na girmeye karar verdik. Sabah sabah et yemek pek işime gelmese de artık İstanbul işi simit yiyeceğime etli ekmek yerim diye düşündüm. Havanın güzelliğinden faydalanıp, dışarıya oturduk. Aklımızda çorba içmek, birazcık da etli ekmekten tatmak vardı, ancak sadece etli ekmek, pide ve tandırda tavuk ve et yaptıklarından mecburen etli ekmek ve pide sipariş ettik. Mecburen sipariş ettik etmesine, ancak o kadar beğendik ki anlatamam. Yanında gelen ayran fena değildi, ancak ikram ettikleri yoğurt çok fantastikti. Aşağıdaki resimde sabah kahvaltımızı görüyorsunuz :)


Kahvaltıyı yaptıktan sonra Konya'nın merkezini turlamaya başladık. Ancak merkezi çok çok beğendiğimi söyleyemem, biraz eskimiş, biraz da orta direk bir havası var. Evet fakir bir memleket değil; ancak, zengin de değil gibi. İşin kötüsü estetik kaygısı olmayan yapılaşma. Saçma sapan binalar her yerde, neyse... Halil İbrahim Sofrası'nda otururken çektiğimiz fotoğraflar da şöyle:



Kahvaltımızı yaptıktan sonra şehri tekrardan yürüyerek tanımaya başladık. Ben zaten bir şehri ancak kendi adımlarınızla tanıyabileceğinize inanıyorum. Dolayısı ile Konya'nın merkezinde dolaşmaya başladık ve bir iki adım attıktan sonra bu güzel arabayla karşılaştık. Tofaş dili ve edebiyatına hayran olarak fotoğrafladım. Şehrin bir kısmının çok güzel bir özeti bu fotoğraf.


Şehrin merkezinden çektiğimiz bu kare genel olarak şehri (belki de Türkiye'nin şimdiki dönüşümünü) çok güzel anlatıyor. Bir taraf yeni yapılaşmış veya yenilenmiş, diğer taraf ise eski olarak yenilenmeyi bekliyor...


Şehri gezdikten sonra otelimize döndük ve üzerimizi değiştirerek konferansın yapıldığı Konya Dedeman'a yola çıktık. Gidişimiz rahattı, minibüsle atladık gittik valla. Şehrin dışında kalıyor Dedeman, ancak konferans salonları gayet iyiydi. Konferans kısmına girmiyorum, bir iki oturuma girip çıkıp tekrar şehre döndük. Yemek de yedik çıkmadan önce, ancak karnımız tok olsa da yediğimiz fabrikasyon yemekten sonra gözümüz doymuş sayılmazdı. Karnımız şiş şekilde, Vedat Milor'un girdiği kebapçıyı aramaya başladık. Vedat Milor'un yemek yerken titreyişini hatırlayarak daha da gaza geldik, ancak karnımızın şişliği nasıl yemek yiyeceğimizi bilemememize neden olmuyor değildi. Gerçi Dedeman'dan yürüyerek şehir merkezine gelmiş olmamız, biraz da olsa şişliğimizin inmesine yardımcı olmadı değil.


Bu fotoğraflar da Dedeman'dan merkeze doğru yürürken çekildi

Bir süre etrafta dolandıktan sonra Mevlevi Sofrası'nın tabelasını ve binanın tipini diğer restoranlara tercih ettik. Genelde salaş olanları tercih eden bedenim, sokağın başından gelin abiler, süper abiler diye tanıtım yapan tiplerden sıkılmış olacak ki bu ortama göre en düzgün olanını seçme ihtiyacı duydu. Beklentimin çok düşük olmasına karşın Mevlevi Sofrası beni epeyce yanılttı, sabah yediğim pidelerden sonra burada karşılaştığımız bamya çorbası, tandır ve höşmerim, Emre'yle kendimizi kaybetmemize neden oldu. Baya baya dağıldık diyebilirim. Vedat Milor'un titreyerek yemek yemesini burada tok karnımızla yaşadık. 





Mevlevi Sofrası, Mevlana Müzesi'nin hemen karşısında

Mevlana Müzesi'nde çok eğlendik. Garsonlar sağolsunlar müthiş yakınlık gösterdiler, birlikte epey gülmüş olabiliriz. Gerçi şu anda garson arkadaşın ismini hatırlayamıyorum ama (isim hafızam gerçekten çok kötü) o gece hem garson, hem de biz o kadar güldük ki, neden o kadar güldük en ufak fikrim yok :) Yemeğimizi yedik, muhabbetimizi edip, ikram çayımızı da içtikten sonra, otelimize uyumaya gittik. İşin garibi şehirde saat 9dan sonra hayat bitti gibiydi. Herkes evine çekilip, hayatlarına ırada devam etmeye karar vermişti sanki.

Bütün haftanın yorgunluğu vs. derken müthiş bir uyku çekeceğini sanan bünyem yanıldı. Emre hemen uyumuşken, yarınki sunumlarıma bakayım diyerek başladığım çalışma gece yarısında son buldu ve o şekilde ancak yatabildim. Gerçi yattığımda da hemen uyudum diyemem, yerimi yadırgadım sanırım, biraz çaba ile uyku diyarına dalmıştım.

Ertesi gün erkenden kalkıp, cicilerimizi giyerek konferansımıza yol almaya başladık. Normalde bu tarz konferanslarda ciddi kıyafetler tercih edilir, ancak henüz genç olduğum kabulüyle emeeeen ne gerek var kasmaya diyerek spor gömlek, kanvas pantalon ve spor görünümlü ayakkabılarımla konferanstaki yerimi aldım. Kendi fotoğrafımı blogda yayınlamama kararım olmasa görüntümü eklemek isterdim, sanırım lisans öğrencileri sunumlarını benden fazla ciddiye alıyorlar. Tabii ki müthiş kafa akademisyenlerin kıyafetimi yadırgaması geç kalmadı, Allah'tan Gazi'deki profesör konumu çok ilgi çekici buldu da, ayar verdiğim kıçı kırık yeni yetme çok sesini çıkaramadı. Emre'nin noolur öyle deme bakışını görmek ise bambaşka keyif vericiydi. Halen haklı olduğumu düşünüyorum. (Bu kısımdan bir şey anlamamanız mümkün, kendime not diye yazdım (: )

Konferanstan alnımızın akıyla çıkıp, tüm kadro yemeğe gittik. Yemek çıkışı Konya tatlılarını tatmak isteyen sıkıcı gruptan koşarak uzaklaşarak, Mevlevi Müzesine gittik. Burada eski eserler ve mevlevi hayatına ait eşyalara baktık falan. Başkaları çok etkileniyor olabilir, ancak o kadar ruhani hüviyetten çıkmış ve turistik bir alana dönmüş ki etkilendim dersem yalan olur. Müzeyi baştan aşağı dolaşıp, kediye vuran çocuğa ve annesine çemkirdikten sonra çıkarak, Konya'daki en sevdiğimiz noktalardan biri olan Mevlevi Sofrası'na tekrar gittik. Bu sefer az az değil doyana kadar yedik. Yemek sonrasında, Konya'nın keşfedilmemiş taraflarını keşfetmeye başladık, ki burası yazımın başındaki tüm Konya'daki tek yükseklik olan Alaaddin Tepesi'ydi. Buradaki garson arkadaşla da kaynaştık ve çok enteresan hikayesini dinledik. Onun özeli olduğu için burada anlatmayacağım, yolunuz düşerse, çay eşliğinde kendisinden dinleyebilirsiniz.

Sözü çok uzattığımı düşünerek son kısmı özet geçtim, olur da merak ederseniz bi ara devamını da anlatırım :) 










                                  Çeşit çeşit Konya fotoğrafı işte valla sıkıldım yazmaktan

5 Ekim 2012 Cuma

İki Gençlik Arasında - Doğu Ergil

Şu sıralar kitap okumaya vakit bulabiliyorum Uzunca zaman sonra böyle şans bulunca masamın üstü çeşit çeşit kitapla dolmuş durumda haliyle. Gerçi dünya klasiği olarak ifade edilmeye başlanmış güncel kitaplar benim açımdan oldukça hayal kırıklığı yaratmıştı ki, elime aldığım Doğu Ergil imzalı "İki Gençlik Arasında" adlı kitap, kitap sevgimi bana tekrardan hatırlattı. Hatırlattığı bir şey de roman olsun, hikaye olsun bu tarz kitapların çok azından keyif alabildiğim. Bu durumun içerisinde bulunduğum ortam ile alakalı olması, sürekli okumak zorunda kaldığım yayınların artık okuma zevkimi de etkilemesi de kuvvetle muhtemel. Bir şey okuduğumda muhtemelen bir şeyler öğrenmek ihtiyacı duyuyorum sanırım. Evet başkalarının hayal dünyası keyifli ama bir yere kadar diyor bünyem.

Doğu Ergil - İki Gençlik Arasında

Doğu Ergil'in kitabı son derece ilgi çekici. Yazar henüz üniversite öğrencisi iken Ankara'dan İstanbul'a ve İstanbul'dan Abana'ya motor sırtında gerçekleştirdiği geziyi kaleme almış. Bu yolculukta düşündükleri, hissettiklerini son derece şekilde kaleme aldığından ve başlarına gelen olayları ilgi çekici olarak ifade edebildiğinden son derece hızlı olarak geçiyor bu kısımlar. Esasında Doğu Ergil, orada bir köy var uzakta düşüncesine karşı çıkıp, evet orada uzakta bir köy var ve onun bizim olabilmesi için oraya gitmeli ve onu görmeli, tanımalıyım savını ortaya koyuyor, nihayetinde de son derece keyifle okunan bir hatırat ortaya çıkıyor. 

Kitabın başlığının iki gençlik arasında olmasının nedeni, Doğu Ergil'in artık orta yaşlı olduğunda gerçekleştirdiği diğer gezisinin kitabın ikinci parçasını oluşturması... Hayata bakışı ve belki de bu bakıştaki değişimleri gözlemlemeniz mümkün.

Doğu Ergil, sadece yolculukta gördüklerini anlatmakla kalmıyor, fikir dünyasından da parçalar sunuyor. Bu sunum içerisinde çok güzel alıntıların yer alması, kitabın akıcılığını perçinliyor. 

Kitaptaki tek eksiklik, cümlelerin yer yer düşük olması ve editör elinde pek durmamış görüntüsü vermesi. Her ne kadar yer yer cümle düşüklüğü, noktalama hatası veya yazım hatası olsa da (çok fazla miktarda değil) bu durum kitabın genel manada keyifli olduğu gerçeğini ortadan kaldırmıyor. Bu kitaba ücret ödemeden ulaşabildiğim için evekitap ailesine de teşekkürler.

22 Eylül 2012 Cumartesi

yeterli

hayatımın bir aşaması daha tamamlandı. sanırım bundan sonra herhangi bir sınava girme zorunluluğum yok. bir tek doçentlik sınavı var; ancak ona daha olduğunu düşünüp rahatlayabilirim sanırım. sonuç olarak yeterli bir insan olduğum kanısına varan hocalarıma müteşekkirim :)


18 Eylül 2012 Salı

rüyalar rüyalar

daha önce yazdığım üzere girmeye çok az kalan yeterlilik sınavına yaklaştıkça kayışım daha da kopuyor. ben yok artık canım daha kopmaz dedikçe, daha fena daha beter oluyorum. işin tuhafı normal şartlar altında rüya görmeyen ben, ya da görsem de hatırlamayan ben artık her gün bir rüya görür oldum. tabii ki konu belli :)

son 3 gündür itina ile sözlü sınavı tecrübe ederken bu gece biraz değişikliğe gitmeye karar verdi bünyem. uygun gördüğü bir süredir yayın yazmadığım için kaçtığım yüksek lisans tez danışmanım ile karşılaşmamdı. tüm bölümün hocalarının bulunduğu bir masada hoca ile karşılaşıp, kendisine işte şundan bundan ben yazamadım diye açıklama yapmaya çalışıyordum. tuhaf tabi...

sınava iki gün kalmış olması, artık çalıştıklarıma dönüp baktığımda hatırlamamam, garip bir boşvermişlik duygumla olduğumu hissediyorum. zaten çok hızlı ilerledim, sınavı da erken yapıyorlar zaten kalsam n'olcak yeaaa modunun altında, geçer miyim lan acaba yatmıyor değil.

bir taraftan da tatil rüyaları kuruyorum, cuma akşamdan çıksam cumartesi bi yerde kalsam, pazar akşam dönsem, pazartesi işe giderim aslında modundayım. ancak nereye gidilir ki? nereye gitmeli ya da? bir de nasıl gitmeli? otobüse atlayıp mı gitmeli, yoksa yollar bizimdir deyip arabayla mı? benzin de çok pahalı gerçi, ama olsun valla yeter ki şu kafam dağılsın, hiç sorun değil. ya da bursa'ya feribotla mı gitmeli? aslında olay nereye gittiğin değil, yolda olman diye düşündüğümden nereye gittiğimin önemi de yok :) davet eden varsa gelebilirim yani.



arkadaş, insan biraz heyecanlı rüyalar görür, ne bileyim hoplamalı zıplamalı olsun, heyecanlı olsun, bu nedir ya kaç gündür. sayın bilinçaltım akıllı ol, uslu ol, adam ol lütfen. bir de o eli indir, rica ediyorum...

16 Eylül 2012 Pazar

otomatik portakal

"Barda bir arada oturan üç çıtır vardı, ama biz dört çocuktuk. Bu fıstıklar da son moda giyinmişlerdi, kafalarında morlu yeşilli turunculu peruklar geçirmişlerdi, her birinin fiyatı o fıstıkların en az üç dört haftalıkları kadardı galiba, makyajları da cabası (yani göz çevrelerinde gökkuşakları ve ağızlarda çok kalın ruj). Uzun siyah, dümdüz elbiseleri vardı ve memelerine küçük, gümüşi kimlik kartları filan takmışlardı - ve üzerlerinde erkek isimleri yazılıydı... Joe, Mike filan gibi. Bunlar on dördünden önce yattıkları lavukların isimleriydi. Bizi kesip duruyorlardı ve içinden bizim zavallı Dim'i burada bırakalım da üçümüz gidip biraz düzüşelim demek geliyordu (çaktırmadan), ne de olsa Dim'e yarım litre beyazı bu sefer içine biraz uyuşturucu kattırıp ısmarlayarak içirdik mi tamamdı, ama cidden oyunbozanlık olurdu. Dim çok çok çirkindi ve ismi gibi budalaydı, ama dehşet pis dövüşürdü ve tekmeleri epey işimize yarıyordu."


Bittabi kitabını tavsiye ederim: 

Kitap zor iş hacı derseniz, buyrunuz filmden sahneler: 




15 Eylül 2012 Cumartesi

451

"Eski bir fıkra vardır ya; adamın karısı telefonla o kadar çok konuşurmuş ki, ümitsiz koca en yakın dükkana koşmuş ve karısına telefonla akşama yemekte ne var diye sormuş? Pekala, öyleyse niçin bir kulaklık alıp radyo kanalıyla geceleri geç saatlerde mırıldanıp, fısıldayıp, bağırıp, haykırıp karısıyla konuşmuyordu?" 

Fahrenheit 451-  Ray Bradbury


Arka plan müziği için, Yanni'den Butterfly Dance gelsin.



:)

14 Eylül 2012 Cuma

mide ve mideler üzerine

uzun uzun bloglarına yazı yazanlara bayılıyorum. yani yazılanlara değil de daha ziyade yazanlara bayılıyorum. adamlar uğraşıp, emek verip ve de özenip yazıyorlar...

"resim şurda iyi olmamış oooo! o zaman biraz efekt ekleyelim."

"bu yazıya az bir şey görsellik katmak lazım, bu komikli resim nasıl olmuş acaba?"

"işteee beeen, mikili tshirtim nası olmuuş???"

falan da filan diyerek yazıyorlar. da ben ne anlatıyorum? yemin ederim sabri'nin manchestere attığı golü arayan adamın hezeyanını yaşadım, neredeyim ben, ne anlatacaktım? uzun lafın kısası çok uzun yazıları oku(ya)masam da, özenli yazıları takdir ediyorum vs. vs.

efenim sinir stres göçünce üzerime, yemek yeme düzenim darmadağın oluyor. yoo yemek yiyemiyor değilim de ne yesem midem bulanıyor gibi benim sıkıntım. daha doğrusu bugüne kadar yemek yemekte sıkıntım yoktu. iki gündür de müthiş başım ağrıyor, dün hiç elime kitap, kalem, ders notu v.b. alamadım. pişman mıyım, pek tabii hayır. zira artık ne olursa olsun moduna geçmiş durumdayım. 

perşembe günü (artık haftaya da diyemiyorum) hayatımın en önemli sınavlarından bir tanesine girmek üzere hazır mıyım? hayır, ancak kimse hazır olamaz bunu biliyorum ve rahatım. vücudumun verdiği tepkilere bakmayın siz, yoo vücudum yanılıyor bence.

Şekil 1: Mide

11 Eylül 2012 Salı

yer bildirimleri üzerine


geçenlerde (nerde okudum hatırlamıyorum), sosyal medyadaki yer bildirimleri ile alakalı bir yazı okudum. yazının sahibi bu bildirimlere öyle bir atarlanmış ki, sinirine anlam vermek mümkün değil. diyor ki bütün hayatımızın keyfi kaçtı, anı yaşama duygusu bitti vs. vs. tamam ben de sosyal medyada yer bildirimi yapan eden bir kişilik değilim, hatta başkalarının hayatının gözümün içine içine sokulmasından da çok hoşnut değilim ama bu durumu bu kadar büyütmek, duygusala bağlamak da pek manalı gelmiyor bana. sanırım orta noktası bulunması gerekli.

son ekleme: tatile gittiğinizde, gece gezmeye çıktığınızda falan bazılarının canı çekebilir. lütfen biraz anlayış :)
                         

                              
bu görsel de benden hediye olsun :) hadi iyisiniz...

9 Eylül 2012 Pazar

yeterlilik mi yeterlik mi?

efenim eylül ayının gelmesi ile muhtemelen ömrü hayatımın en boru sınavı ile karşı karşıya geliyorum. hmm bir de muhtemelen son sınavı olduğunu eklemem lazım. tabii hayatta sınavdan bol bir şey yok ancak kalem kağıt ile not almak için girilecek son sınav bu. ne mi? doktora yeterlilik sınavı, ekşi sözlükte yeterlik demişler. garip tabii biz hep yeterlilik diyoruz, muhtemelen enstitünün formunda da yeterlilik deniyor.

her neyse saat 02:30 ders çalışmayı sanırım 15-20 dakika önce bıraktım. zaten bi taraftan ara ara internete göz atıp diğer taraftan da çok kriterli karar verme notlarıma bakarak enteresan bir ders çalışma yöntemi izliyordum. bu arada çok kriterli de sevdiğim derstir. gerçi daha tam tekniklere gelmedim, etki diyagramı olsun, normalizasyon olsun oralarda sürünüyorum. evet saçmalıyorum şu an ama olsun bugün nerdeyse 8 saat ders çalışmış bünyeden ancak bunlar çıkıyor.

sanırım acilen yatmam lazım, saati kaça kurmam gerektiğini bilmiyorum. bence 9 iyidir, 6 buçuk saat uyumuş olurum mis.

evet evet 9 iyidir.

bu arada eğer yeterlilikte sıkıntı çıkmazsa 2 seneye falan tez biter diyor danışmanım, bu da 2 seneye bilim doktoru olabileceğim manasında sanırım. oha geçeyim yav, geçeyim de bi daha şu sıkıntılara gark olmayayım. evet, yattım ben.

21 Ağustos 2012 Salı

Galaksi tarihiyle ilgili önemli gerçekler, no:1

(Günlük yıldızlararası habercinin Popüler Galaksi Tarihi isimli kitaptan alınmıştır.)
Krikit gezegenindeki gökyüzünün gece görüntüsü bütün Evrenin en az ilgi çeken manzarasıdır.

12 Ağustos 2012 Pazar

evrenin sonundaki restoran

eğer bir gün biri çıkıp da evrenin hangi nedenle
ve niçin burada var olduğunu keşfederse,
evrenin birdenbire yok olacağını ve
yerini çok daha garip ve anlaşılmaz
bir şeyin alacağını öne süren bir kuram vardır.

bir başka kuramsa bunun zaten gerçekleştiğini ileri sürer.


13 Haziran 2012 Çarşamba

yarın konferansta 2 sunum yapmam lazım. cuma ise proje teslimi ve final var. allahtan bugün finalin tekini bitirdim yolladım. o değil de, cidden ben internette ne yapıyorum acaba? şu internette gezdiğim kadar bilimle uğraşsaydım şimdiye atomu parçalamıştım.

kendimi tebrik ediyorum.

8 Mayıs 2012 Salı

antalya-istanbul-konya

erken açtığım tatil sezonu hız kesmeden devam ediyor. efenim siz benim tatil dediğime bakmayın aslında tatil falan değil, gayet iş gezmesi. direk işle alakalı bir durumdan oralara buralara gidip duruyoruz ama bu demek değil ki eğlenmeyeceğiz. bittabi eğlenmeli ve bu uzun yollar keyifli hale gelmeli. bu şekilde düşünüp uçak ne yav, biniyosun iniyosun diyerekten araba ile gitmeye karar verdik. pek de kokoş bi araba ile gidip geldiğimizi söylemek isterim. dönüşte insuyu mağarasına girdiğimizi bu sayede söyleyebilirim. girelim mi, hoop girelim modunda girdik valla. bu yolculuk sayesinde içanadolu şehirlerinden kütahya, afyon'un çılgın derecede çirkin şehirler olduğunu da keşfettik tabi. neden her yer boşken 23411 katlı apartmanlar yapılıyor?

 antalya'da havalar fena değilmiş :) ilk önce 2 gece kemer, ardından da 3 gece belek'te kaldık. kemer'i daha çok sevdim. ama daha tam sezon da açılmış değil, yeni yeni hareketleniyor. tatilden gelip pazartesi salı işe gitmek de fenaymış. yarın gece konya yolları bizi bekler. sıfır beklentim var, herkes yemeklerden bahsediyor. bakalım tatmin edebilecek mi? göreceğiz.

bu seneki son gezmeler olabilir bunlar. bakalım bakalım...

27 Nisan 2012 Cuma

sırt ve şeker

çok alakasız iki konu var dilimin ucunda. son bikaç gündür saçma sapan oturma pozisyonum ve her yere bilgisayar taşıma zorunluluğum nedeni ile sırtım müthiş ağrımakta şu anda. sırt üstü yatıyorum ve bu ağrının gitmesini bekliyorum. diğeri de artık şeker veya içinde şeker bulunduran herhangi bir şey yememe kararı aldım. sadece meyve ve gözümün önünde sıkılıyorsa meyve suyu içiyorum şekerli olarak. bakalım şu an 5. günü oldu şeker yememe durumumun. bence fast food rejimim gibi uzun soluklu olacak bu durum :)

25 Nisan 2012 Çarşamba

takintili miyim?

Efenim, ben bir hatun kisi amanin da cok rejimdeyim deyip deyip sonra surekli o rejimi bozuyorsa kiziyorum. Hani sanane di mi? Biliyorum banane oldugunu ama diyosun ki rejimdeyim cok kararliyim falan, ardindan gelsin durumler? Hayir kendimi sorumlu hissediyorum bi de, yok yeme onu diye atlarken buluyorum kendimi. Bazen de bisi demeden icimden cik ciklarken buluyorum. Halbuse kendi hayati di mi? Yok ama bendeki kafa bi acayip? Bi care bulmeli buna...

23 Nisan 2012 Pazartesi

yine mi orlar burlar?

2 hafta sonra antalya yolları bizimdir, sonra istanbul'a iki günlük dönüp bu sefer de konya'ya uğrayacağım. bakalım da bakalım nasılmış oralar, bir de üşenmessek londra'ya gidiyoruz galiba. üşenmeyelim lan, ucuz bilet kaçacak biraz daha almazsak bileti.

22 Nisan 2012 Pazar

ne acayip şu facebook yer bildirimleri

şu an hemen hemen herkesin nerlerde olduğunu görebiliyorum. sauron muyum lan ben? banane olm nerdesiniz, gezmeyin bi de...

21 Nisan 2012 Cumartesi

Gevende - Şeker

"şimdi bak bi' tane kukla gibi bööle bi' böcek var, yani altı bacaklı bööle. sonra bak onlar bizim evde var, bi' gün onları temizlemekten canım çıktı, aay bi gözel temizlicem, sonra temizliyorum gene geliyolar biz uyurken sonra gene geliolar gene ağ kuruyolar, gene temizlemem gerekiyo. ama ben bazen temizlemiyorum çünkü görmüyorum. öhö öhö. altı bacaklı böcek, ya üç orda üç burda, hırsız gibi. yani öyle bi' şey ki duvara tırmanıyolar böyle her yere ağ yapıyo ama ben onu görmüyorum çünkü minik ağ yapıyolar. evet, sonra sonra geliyolar geliyolar geliyolar geliyolar geliyolar, sonra çiçeğim var sonra çiçeğimin kafasına gitmiş olabilirler, onun bi' yerini kanatmış olabilirler, ama kanarsa ben görürüm, çünkü her şeyi görer benim gözüm, her şeyi görer kocaman gözlerim var. ama şaka yapıyorum ben, komik şeyler söylüyormuşum, ben çok komiğimdir. şimdi hiç unutmam... ihihihihi."

18 Nisan 2012 Çarşamba

bir

iki deli oturuyorlarmış. biri diğerine sormuş, "ne yapıyorsun?". diğer deli cevap vermiş, "dalgaları sayıyorum". bunun üzerine deli demiş ki, "peki kaça kadar saydın?". deli cevap vermiş, "geçen geçti... şu yeni gelen var ya, o bir."

hayat felsefem diyemem ama olaylara bakışım da budur. yapacak bir şey yok tabii, düz diyenler oluyor sıklıkla. bence bu durum düzlükten farklı.


14 Nisan 2012 Cumartesi

Yolda olmak

gece gece canım bir şeyler çalışmak istedi. henüz oturup bakmaya başlayamadan, eski fotoğraflara dalmışım. bazen insan ah be eski günler der ya, ben sadece şimdi yolda olmak vardı, bilmediğin yerlere rastgele gitmek vardı diyebildim. çok acayip bir keyif, içimin yer yer sıkıldığı şu günlerde yolda olmak vardı anasını satayım...


ahh yollar ahh. sonunu bilmeden yollarda olmak istiyorum. bir köy kahvesinde çay içmek, sahil kasabasında balık yemek istiyorum... sıkıldım sanırım kıçımın üzerinde oturmaktan.

3 Nisan 2012 Salı

(100 + 20) / 3 = 40 eder..

evet hastalığı atlattım ama hemmen yeni bir teşekkür ile karşınıza çıkayım dedim. 120 takipçim olmuş, hepisini çok seviyor ve elimden gelse ellerimle besleyeceğimi ifade etmek istiyorum (tabii ki böyle şey mümkün değil, 120 kişilik kahvaltı ne yahu?). beni (en azından bloga yazma isteğimi) sizler var ettiniz efenim. katlanarak artın :)

 bu arada 40'a sizler için ulaştım, öyle de seviyorum sizleri. kahve isteyen?


28 Mart 2012 Çarşamba

titrek miyim?

efenim işe giderken gayet normal durumda olup, ateşim düşmüşken; eve geldikten sonra tabii ki ateşim çıktı. şu an hafif hafif titretiyor namussuz mikrop ya da virüs. herkes antibiyotik önerse de dayanabildiğim kadar dayanma eğilimindeyim, hiç gerek yok şimdilik vücudumu gelecek hastalıklara karşı güçsüz bırakmanın. ama parol negzel bi ilaçmış allahım. dün almadım ama bugün alacağım sanırım, dayanabilecek miyim bilmiyorum ama şu an vaz geçme arefesindeyim tam olarak.

18 Mart 2012 Pazar

kısmetliyimdir biraz

çok net bir şey biliyorsam o da ayrımcı olmadığım. gerek milliyet olsun gerekse hoşlanılan cinsiyet tercihi olsun. ancak arkadaş emin olduğum bir diğer şey gay olmadığımken, neden beni buluyorsunuz itina ile. yani bulun sıkıntı yok o konuda ama yazmayın lan, o konuda sıkıntı var işte. dışarıdan görünümümde sıkıntı da yok zannediyorum ama nedir arkadaş sebep?

13 Mart 2012 Salı

anlamıyorum

kadın erkek ilişkilerinin karmaşıklığını anlamıyorum. sırf sen bir şeyler hissediyordiyorsun diye kadın milletinin bir anda farklı triplere girmesini; her şeyi senden beklemesini anlamıyorum. senin çabanın yanında kendilerinin hiçbir şey yapmamalarını hele hiç anlamıyorum. her zaman haklı olmalarını, ve her zaman kırılma haklarının olması bile bi acayip.

yola çıkarken bir güle güle demeyenin, geldiğinde aramadın diye triplere girmesini hiiiç anlamıyorum. iki laf edince hemen ağlayarak ne yaptım ki demelerini de anlamıyorum. işin garibi kendimi hiç anlamıyorum. ne yani iki yabancı mı olacağız lafı ne demektir, hiç tanıştık mı ki? gerekirse de olacağız, evet. zaten tanışmıyoduk bi zamanlar; tanıştık ne oldu?

ve evet benim bazen baltaladığım oluyor kendi ilişkilerimi ama bu kadarını ben bile yapmıyorum. benimki bağlanma korkusu, kaybetme korkusu, belki aşık olma korkusu. en azından yalan söylemiyorum. sıkıldım.

6 Mart 2012 Salı

ve evet. arada dinlemediğim oluyor.

yani suç mı bu? konuş, konuş, konuş yorulmuyorsan benim mi suçum oldu şimdi? bir noktadan sonra sadece kafa sallayıp evet diyor olabilirim. ancak bu cidden çok nadir oluyor. kafa ile dinliyor moduna girip, kendi düşünceklerimi düşünüyor olabilir veya bi anda aklım başka yere gidiyor olabilir.

- hede hödö
- .. . ( kafa sallanır ) (iç ses: şimdi akşam onu yapsan etsen, akşam şunu mu yesem ya=
-^+^+%%^8 (ağız oynama görülür)
- hıhı evet (iç ses: yok onu yeme ya, şunu mu yesen?)
- ^RR'TREQDWDA
- (.. cevap bekliyo galiba, gülümse, çaktırma, gülümse hiiihii) tabii
-???
-(soru sormuş galiba lan, off o zaman çevirmek lazım) hımm, evet olabiliyor öyle bence de
- sonra öyle olmuş da, o ona öyle demiş de
- (heh yedi galiba heheehhe, o zaman muhtar akşam bu iş hallolur, ok dinleyelim bakalım)

diye uzar bu.

bir de muhabbeti anlayamayıp kafa ile onayladığım noktalar var o başka bir konunun altına gelir heralde, ya da gelmez. bilmiyorum.

5 Mart 2012 Pazartesi

Pazartesi

Her ne kadar leyla ile mecnun günü olsa da sevmiyorum arkadaş. gerçi öyle sendromum falan yok ama işe gitmek gerekli. bir de ben leyla ile mecnun'u televizyondan izlemiyorum ki, banane gününden.


3 Mart 2012 Cumartesi

görmek istiyorum

türkiye - gaziantep; mardin
ürdün - petra
moğolistan - gobi çölü
israil - kudüs
suriye - halep
iran - persepolis
fas - marakeş
ingiltere - londra

ucuz bilet var mıdır? kim gelir benimle, gerçi moğolistan'a zor giderim gibi ama olsun, umut dünyası.

25 Şubat 2012 Cumartesi

?

hiçbir şey almadan yanıma gitmek istiyorum yeni diyarlara ama bulduğum uçak biletini vize sunum falan olur mu lan diye alamadım, nası hayat bu arkadaş. tabi bi de bu ay batmış olmam var ama bi şekilde ödenir bence.

19 Şubat 2012 Pazar

kara yolu ile seyahat? (new york - florida)

her yere uçakla gitmenin manası yok :) bir kere uçakla gidildiği zaman yoldaki hiçbir şeyi görme şansınız yok. uçakta camda aşağı bakmak sıkıcı, aynı zamanda da konforlu. evet oldukça konforlu; ancak aynı şekilde de çabuk ve her yerde izole.

neyse belki de hayatımda yapacağım en uzun yolu geçen hafta yapmış bulundum. new york ile florida arasındaki 1000 mili araba ile katettim. katıldığımız konferansta bu yaptığımızı söylediğimiz herkesin erör vermesi sanırım bizim küçümsediğimiz yolun başkaları üzerindeki etkisini gösteriyordu. 

peki yolda ne oldu? amerikan otobanlarında uzuuun uzun seyahat ettik, hız limitlerine uyduk, yavaş gittik, çook yavaş gittik. gerçekten yavaş gittik =) istanbul şoförü olan ben ve hayri bu duruma içlensek de, bir süre sonra alıştık ve hız sabitleyicisinin keyfine vardık. ara ara, buraya 50 tane istanbulun öküzlerinden koyacaksın bak bakalım bu yol böyle kalıyor mu geyiği yaptık. sonra yorulduk, sürücü değiştirdik, sonra yine yorulduk yine sürücü değiştirdik. arada karnımız acıktı depo moduna soktuğumuz arka koltuklardan elma, muz aldık. (yola çıkmadan, amerika belli olmaz, arabanın içinde bir şey tutmayın diye tembihlenmiştik =) arabanın arka koltuklarının son halini anlatmaya kelimelerim yetmiyor) hatta ben uyurken hayri, kendi kendine arka koltuktan bunları da lmış, ben afallayınca güldü falan. sonra ikimiz de yorulduk çektik resting areaya uyuduk, sonra devam ettik =) öyle bi yol oldu yani. gidişimiz muhabbetle, yol kenarında uyumayla, yemeyle içmeyle, alışverişle 28 saat sürdü. alışveriş kısmına özel bir parantez açmak istiyorum. bu amerika denen ülkede premium outlet diye bir kavram var arkadaş ki, ev sattırır alışveriş yaptırır, öyle bir şey. alışveriş yapmaya inanılmaz üşenen ben eve dönüşte yeni bavul almış ve içini oldurmuş döndüysem sıradan bir insan evladı ne yapar hiiç bir fikrim yok.

sonra konferansa gittik, yaş ortalaması epey yüksekti; ancak çok da sevimli insanlarmış bu amcalar teyzeler. bizi sevdiler sanırım, biz de onları sevdik. sorduk, sorulduk, sonra da tekrar yola çıktık =) new york'ta soğuktan ölürken, florida da gömlekle dolaştık. hatta şortlu insanlar gördük, özendik.

florida da pek gezmedik. jacksonville'nin içerisinde arabayla turladık, park etmeye değer bulmayıp otele dönüp uyumaya karar verdik. sonra da zaten tekrar yola çıkmamız gerekti. dönüş de 1000 mil olduğundan çok oyalanmadık, hemen geri yola koyulduk. dönüşümüzde de yol genarında uyuduk. ancak o uyku inanılmaz derin oldu benim için. arabayı 12'de kenara çektim, 7'ye kadar çıt bile duymamışım. yani kesseler haberimiz olmayacaktı. 

dönüşte gitgide hava soğudu. hatta washington civarlarında artık yerlerde kar görmeye başladık. eyalet yasalarının şehir içerisinde karlı araçlarla girmenin yasak olduğunu söyleyen tabelaları görüp güldüm. adamların derde bak diyerekten. bu arada otoparklar new york'ta çok çılgın pahalı, biliyor musun adamım?

bu yola çıkmak isteyenlere tavsiyem mi nedir? planınızı düzgün yapın, gezilecek yerleri belirleyin yoksa otobanda hiçbir şey yok. öyle boş boş gidersiniz. otobanlardaki hız limitlerini 5 mil aşabilirsiniz, daha fazla aşmayın başınız derde girebilir. resting arealar hoş, sıkıntı yok oralarda gayet güvenli. ancak bazı şehirlerdeki çıkışlarda zenci mahallelerine çıkabilirsiniz, sıkıntı olmaz genelde ama biz bi tanesinde inemedik arabadan. dikkat de etmek lazım tabi. 


15 Şubat 2012 Çarşamba

New York

Fotoğraflara yorum yazması zor, yolculuğu anlatması daha zor. Gittik, geldik diyelim kısaca. New York'ta 3-4 gün kaldıktan sonra, 2000 mil süren bi kara yolculuğu yaptık. Bol bol da alışveriş yaptık yoldaki outletlerden. Güzel geçti. New York'un bi olayı yok; ancak çok düzenli bir şehir, insanı saygılı, trafiği berbat ama yürümesi pek bir keyifli, metrosu ilginç. Her yer gökdelen gökdelenlerin rüzgarları feci üşütüyor insanı. Gidenler bunlara dikkat etmeli hep. New York'ta bi yerlerimiz donduktan sonra gittiğimiz Florida'da insanların şort gömlek dolaşması bizleri şaşırtmadı değil. Bi ara daha detaylı anlatırım üşenmezsem, şimdilik oraların buraların fotoğraflarını ekledim rastgele. 

Son not: New York'a gidiyorsanız, muhakkak müze gezin. Ciddi manada güzel.