30 Ekim 2010 Cumartesi

hastalık sezonunun ilk maçına çıkıyoruz hadi bakalım

başlamadan önceki not, valla bu yazılanları okumak hayatınıza bişi katmayacak. isterseniz okuyun bittabi.

bugün çok asosyalleştim, gezeyim biraz düsturu ile düştüğüm yollarda, hep evdeyim dışarıda oturalım olm sıkıntısı ile sahile sıfır yerde ilk önce çarpıldım soğuk rüzgara. nasıl da esti üstüme üstüme vicdansız, moda'dan boğa'ya çıkarken yolda öksürüyordum zaten. sonra nazım hikmet kültür merkezine gittim, ilk defa gittim ama pek sevdim, orada da içerisi kalabalık hem burası sahil gibi değil dışarıda oturalım dedim, aferin bana! bu arada bu esnada 5 senedir görmediğim arkadaşımın facebooktan doğumgünümü kutlamasının akabinde buluşalm ollm nerlerdesin yea dediğimiz için sonunda görüşebildiğimizi de eklemeliyim.

saatlerce dışarıda oturduktan sonra, yetmiyormuş gibi, alper'i aradım, geldi beni aldı haldun taner'in önünden. oradan caddeye geçtik, irem'le merve de geldi. orada içeride oturduysak da benim boğazlardaki yanma başlamıştı bile. oradan da alper'le patso yaptık, yıllardır yemiyodum, haklıymışım. zerre haz etmiyorum patsodan... fast food rejimim rezil oldu zaten son günlerde.

parastemanol al dediler, eve geldim aldım. ama halen bitkinlik mevcut ve öksürüz, burun akıntısı falan, fena hasta oluyorum gibi. hayırlısı.

29 Ekim 2010 Cuma

yok böle bişi

valla yok, misal ben şu an yokum, siz de yoksunuz zaten. bugün de yok, yarın da. valla yok, yemişler bizi hep. kandırıkçılıkmış bunların temeli, yok.

28 Ekim 2010 Perşembe

büyük aşklar kavga ile başlarmış

konunun tabiki de başlıkla alakası yok, zaten büyük aşkların kavgayla başlayacağına da inanmam. o kadar kalp kırıldıktan sonra ne aşkıymış, saçmalık. insanlar tanışmakta sıkıntı yaşıyor demek ki böyle gereksiz atraksiyonlara ihtiyaç duyuyorlar.

neyse konu bu değildi, bağımlılığım şahane aşkımla tanışmamı anlatıyordum. ilk defa kendisi ile bir zorunluluk sonucu tanıştım, ben kremalı içebiliyordum, krema kalmamıştı o gün ve kantindeki eleman da kremasız vermişti, işte ilk tanışmamız öyle oldu. ilk dudaklarıma değdiğinde bunun şekeri yetersiz dedim, gece de uyumadığımdan ziyadesiyle ihtiyacım vardı, ancak attığım bolca şekere rağmen kendisine zift dedim. zift!!! çok kaba, kendimi affedemiyorum.

ardından bir yıl kadar geçtikten sonra, bu sefer gecenin köründe uyumayayım diye krema katmayıp, şekeri de bıraktığımdan tüm çıplaklığı ile karşıma çıkmıştı. soğudukça midemi ağzıma getirdiği açıktı, ancak zamanla alışmadım değil.

başkaları olm senin içtiğin kahve değil makine yağı deseler de hiiiç umrum değil, sanırım artık bağımlı olma yoluna girdim, ama bence bu aşk. kremasız, şekersiz, mis gibi saf kahve. içerim...


25 Ekim 2010 Pazartesi

tuhaf yemek kültürü(m)

kimileri midye sever, tepsiyi kapatır yer de yer, kimileri kokoreç sever, kimileri et sever, vedat milor misali yağı arttıkça aldığı zevki artar, kimileri sakatat sever, işkembe olsun, beyin, dil ve benzerleri olsun yumulur, kimileri mantı sever bol bol yer ve kimileri de iskender sever üzerine de tereyağı ister. kimileri bunları ve dahasını sever tüketir, başkası yok ben pek sevmem dediği vakit sen de ne seversin ki zaten der, gerginlik yaratır... tuhaftır yemek zevki, tuhaftır karnıbahar sevmek ve tuhaftır kimilerince sebzeyi ete tercih etmek...

23 Ekim 2010 Cumartesi

iki burç arasında kalmak negzel bişi yarebbim

evet bugün benim doğum günüm ve evet farkındayım ki yaş epey ilerleme noktasına girdi. tevellüt kaç azizim modunda değilim, yoo beni yanlış anladınız kuzum hiiiç alakam yok öyle işlerle amma velakin, bazı şeyleri de kabul etmek lazım. artık mal mal kafa sallayacak, sürtecek yaşlarda da değiliz, zaman bir şeyler üretmeye başlama vakti.

dün arkadaşlarla kutladıktan sonra, esas doğum günüm olan bugün hiç tahmin etmediğim kadar kişi mesaj attı, hatırladı, aradı falan mutlu oldum ama :) bi de doğum günü kutlamıyorum ben olm triplerine girerim :P

bu arada başlığı açıklamayı unutuyordum, 23 ekim gibi güzel bir günde doğunca, terazi ile akrep burcunun ortasında kalınıyor efenim. eğer sabah doğduysanız terazi akşamcıysanız akrep burcusunuz. ben sabahçılardan olduğumdan terazi sınırları içerisinde kalmışım ama uygun fiyata akrebe de transfer olabilirim bana hiç fark yapmaz :D

22 Ekim 2010 Cuma

teoman, daha 17 felan

teoman ile epey vakit önce tanıştı tüm türkiye ve bendeniz. kendisine has kelimeleri ile yumuşak yumuşak şarkılarını söylemeye başladı ve genel olarak hatun kısmının ilgisini ve hayranlığını da kazandı. sanıyorum ki kendisini fark ettiğim dönem lise dönemine denk geliyor, tabii biz o sıralar lise ergenliği isyanından olsa gerek kendisini beğenmedik ve daha kelimelerinin anlamını bile düşünmeden bokum gibi olum onun sözler diye taşladık durduk.

şimdilerde bakıyorum da bazı şarkılarında adam baya baya beni anlatıyormuş. işin garibi yakınlık da duyuyorum öyle olduğunu fark ettiğimde, demek ki neymiş algı dediğin olay da değişebilirmiş.

17 Ekim 2010 Pazar

bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir

evet bunu farkettim ben, gerçi farkedeli çoook zaman oluyor ama şu sıralar daha bi sert vuruyor yüzüme yüzüme. elime bir makale alıyorum, adam problemi simpson yöntemi ile çözmüş, o ne be diyorum aratıyorum bin küsür makale çıkıyor, başka bir makale alıyorum bilmem ne yöntemi diyor, onu aratıyorum o da aynı şekilde. sonra neyse okuyayım diyorum, anlamıyorum.

bu böyle sürüp gidiyor, sonra bir makale alıyorum tamamı ile anlıyorum mutlu oluyorum, ardından başka makale geliyor yine çözümü anlamıyorum abstractını okuyorum, sadece okumuş oluyorum. ve benim günlerim böyle geçiyor. sıkılıyorum. bunalıyorum ve dahi bu gerçekle inatla yüzleşiyorum.

bugün ben apaçi olmak istiyorum dedim, bana güldüler ama ben gerçekten apaçi olmak istiyorum. apaçi milli marşı ile delicesine dans etmek, dertsiz tasasız yaşamak istiyorum. dretzner kimmiş, bu yöntemleri nasıl kullanmış diye dert etmektense, arkadaşlarımla dışarı çıktığımda bu yöntem nasılmış diye düşünmek yerine mahallenin güzel kızına yavşamak istiyorum. yılbaşında taksime gidip sap sap takılmak, manitamın tüm dünyam olmasını istiyorum.

şimdi düşündüm de, apaçi olmak istemiyorum, çok sıkıcı hayatınız varmış olm.

16 Ekim 2010 Cumartesi

asosyalliğim üzerine

hayat beni yormaya, ben de yaşlanmaya devam ediyorum :P

cuma günü iş çıkışı, hemen hemen herkeste araba bulunduğundan ve epeydir de dışarı çıkmadığımızdan hadi akşam etkinlik yapalım dedik. ancak sonra fark ettim ki, okumam gereken dünya kadar makalem var ve bu hafta da danışmanım ile görüşmem var ve bizimkilerle yazdığımız bildirinin de literatür kısmı bana kalmış durumda bu nedenle var olan makalelerim kadar ek makalelerim de var okunacak. bunun üzerine dedim ki, sevgili alperciğim, benim böyle böyle durumum var ben akşam gelmesem :) yahu su burcu erkekleri ne acayip, adam kız gibi trip attı yahu :) alper valla tekrar çok özür buradan, söz telafi edeceğim bunu, bak bu blog yazısını yazarken bile hemen yanımda makale açık, inanmıyorsan başlığını yazayım :P hahha

neyse ne diyordum işte baya bi asosyal oldum ben ki yarını da evde makale okuyarak geçirmeyi planlarken bikaç saat önce özgür aradı dedi ki ben yarın istanbul'a geliyorum. vauuwww tepkisi ile birlikte şahaneymiş gel tabi ya takılırız dedim, ki bunları derken böhühüü aslında dünya kadar okumam gereken şey var düşüncesi vardı. özgür'ün gelmesine çoook sevinmekle beraber yarın dışarı çıkacağım için bana girecekleri düşünerek kederleniyorum. yarın one day in istanbul projemizi yıllar sonra gerçekleştiririz sanırım, olmadı başka bişiler buluruz yapacak çok da dert değil hani, arkadaşım geliyor taaa keşanlardan yapacak şey mi bulamayacağız hem. okul bitti biteli bir türlü görüşememiştik fena özletti zaten.

ama bu asosyallik durumu cidden kötü oldu, halbuki önceden giydiğim tişörtün üzerinde yazarken espriliydi, komikti. böyle gerçekleşmesi hiiiç hoş olmadı canlarım. ne yaparsınız hayat işte ve hayat neden beni yoruyorsun?

12 Ekim 2010 Salı

toka

hazır hızımı almış, her gün yazmaya başlamışken, bu gereksiz bilgiyi de yazayım günlük niyetine...



konumuz toka. uzun zamandır (bir ay benim için gayet uzun) tok aramaktayım ve bir türlü de klasik lastik toka bulamamaktaydım. (evet saçlarım uzun, 3 metreyim, çok yakışıklıyım. hahaha nası olsa görmüyorsunuz atış serbest) geçen gün servisten inmiş eve doğru hareket ederken, saçlarımı kestirmeden önce alışveriş yaptığım yer aklıma geldi ve toka istiyorum, lastik, siyah gibi yavaş yavaş istediğim özellikleri sıraladım. cevap bile vermeden yere yakın şekilde bulunan ve içerisinden istediğimi seçmem gereken toka havuzunu gösterdi tezgahtar, hakkaten çok nazikti.

o sırada içeride yılların tecrübesini aldığını düşündüğüm ablam anlatıyordu

- bilmem ne mado'da çok takıldık, garsonları artık hangimizin hamile olduğunu, periyotlarımızı falan biliyolardı

tandanslı bir cümleyi kurduğunda, anaam dedim, nereye düştüm ki ben? insanları etrafına toplayıp yapılacak muhabbet mi bu? bir de hamileliklerimiz nedir yahu? bu kadar sık hamile mi olunur? korunma denen bir şey var, madem o ekşının piri oldum modundasın, bunu da bil be kadın! dumura uğrattın beni...

ve son olarak son günlerde aktif olarak yazmaya başlamamdan sonra, gerek yorumları ile gerek ise blogu takip etme ile beni motive eden tüm dostlara teşekkür ederim (iki damla göz yaşı, beni sizler var ettiniz). cidden yorumlarınız çok keyifli oluyor, aaa kim ne yazmış diyerek açıp hemen okuyorum, hemen de cevap veriyorum zaten görmüşsünüzdür. bu sıra bol bol yazasım var, siz de okuyun, yorumlayın e mi? :)

11 Ekim 2010 Pazartesi

masal kahramanlarına aşık olmak

geçen öylesine tanıştığım bi arkadaş ile uzuun uzun woody allen'den neden nefret ettiğimi konuştuk. lafın arasına tarantino'dan ne kadar hoşlandığını yaptığı filmlerin ne kadar güzel olduğunu da sıkıştırdı, haliyle ondan da zerre haz etmediğimi söylemek durumunda kaldım da, şaşakaldı. halen sinsity de ne anlattığını anlamamış veya anlamak istememiş bir birey olarak tarantino'nun yapımlarını gereksiz abartılı bulma eğilimimi sürdürüyorum, allen'in ise bir komedi bir ironi dehası olduğuna zerre katılmamak ile birlikte, gereğinden fazla abartıldığını da düşünüyorum.

tim burton insanıyım ben, işin garibi daha tim burton ile tanışmamış iken burton'dan mı esinlendin denilen hikayeler kaleme almış olmam, kendisine antipati ile yaklaşmama neden olsa da kendisi ile tanıştığımda çok haksızlık ettiğimi anlamış oldum. hatta kendisinin hikaye kitabı da kütüphanemde mevcut, kitap için de aydil'e çok teşekkür ederim :)

efenim gereksiz hayal gücüm yüzünden, burton'un filmlerindeki karakterler başta olmak üzre, pek çok masal karakterine ani aşık olmalarım vardır benim. misal o corpse bride filminde ben o zibidinin yerinde olsam kesin ölü gelin'i bırakmazdım, çok fenaydı ben. the nightmare before christmas'ta da o hatun kızımıza aşıktım film süresi boyunca, allahtan film bitince etkisi geçiyor da normal yaşama adaptasyonda sıkıntı çekmiyorum. woody allen'in annie hall filminde de o kızcağıza çok üzülmüştüm, garibim tipsiz ve kompleksli woody'nin eline düşmüştü işte bir şekilde, gözümde allen tamamen o karakter gibidir bu arada...

hayat romantik komedi tadında olsun, sonunda herkes mutlu olsun istiyorum.

10 Ekim 2010 Pazar

james blunt, seni bulacammm olum!!!

şu sıra bol bol yazasım var, belki de blogu en verilmli ayını yaşıyor, otobüste, dolmuşta, vapurda, serviste bişiler oluyor ben bunu yazsam ya diyorum. geliyor eve ya sözlüğe ya da bloğuma çiziktiriyorum artık, pek adetim değildi esasında böyle şeyler ama değişim gözlemlenmekte efenim. neyse konumuz james blunt.

daha önce bir şarkıcı hakkında, bon iver hakkında yazmıştım, ki kendisinden hoş cümleler ile bahsetmiştim. yani tamam genel olarak çok hoş cümleler olmayabilir, ancak yine de fena olmayacak cümleler de vardı içerisinde.

şimdiki konumuz ise james blunt, ki kendisi benim açımdan genel olarak goodbye my lover'dı. ki o şarkı ile de hoş anılarım yoktur bi ara anlatmam sanırım neler olduğunu da :D neyse efendim, her zamanki gibi bilgisayarıma oturup winampımı açtım, evet winamp yıllardır değiştirmediğim, çok sevdiğim programım ve evet o yeşil iğrenç renkli temasını kullanıyorum!!! evet çok muhafazakarım kime ne :) neyse hayko cepkin'de kalmış, kendisinden haz etmediğim için hemmen durdurdum şarkıyı ve biraz aşağı indirip rastgele tıkladım, sonra tabii ki bana ifade ettiği goodbye my lover'a denk gelmiş, ülen humm falan diyerek değiştirsem mi, değiştirmesem mi bilemediğim noktada aman kalsın ne olacak diyerek kendi işime döndüm. kendi işim dediğime bakmayın yav goygoy, geyik işte.

neyse efenim bu ilk şarkı zaten hoş olmayan anılara bi götürdü beni, ardı sıra gelen şarkılar ise henüz dışarıdan içeri girmiş ve neşeli olan bünyemi aldı, karamsar, lisedeyken malca aşık olduğum günlere götürdü, baya baya melankoliye bağladım, ki genel olarak duygusallıkla pek alakasız olarak tanımlanan bendeniz bu moda girdiğinde, noluyo lan tepkilerini vermedi değil. bir miktar daha devam ettikten sonra napalım dinleyelim bari şeklinde devam ettim, aklıma bahar hep bunları mı dinliyo lan diye gelmedi de değil. hahahah, acaba okuyacak mı, okumazsa da unutmazsam ben söylerim :D yok görünce direk söyliyeyim yoksa kesin unuturum :D

ne diyodum yine dağıldım, böyle bi adammış işte blunt. dinlemeyiniz efenim, hiç gerek yok.

9 Ekim 2010 Cumartesi

kıbrıs kııbrıs

yok o bodrum bodrum ya neyse...

efendim geçenlerde kıbrıs'a yolum düştü, yavru vatanı görmüş oldum kısacık da olsa. kısacık 4 güncük ama 4 günde görülebilecek bir yer kıbrıs ve eğer 5 yıldızlı bir otel değilse gittiğiniz yer ve gidişinizin iş güç ile ilintisi var ise pek çok şey görme imkanınız oluyormuş.

sakin dostlar anlatmaya başlıyorum işte. uçağım sabahın 6 40 ındaydı, tabii ki erkencecik gittik, öyle bekletme gibi huyum yoktur erkenden gider zamanında bulunmam gereken yerde olurum. gerçi uçak için çok önemli değil yetişemezsen yakın arkadaşların gibi beklemez seni, basar gider kendisi.

uçuş yaklaşık 1 saat 10 dakika sürdü hatta daha da çocuk olmuş olabilir. ilk defa uçağa bildiğimden bir miktar gerginlik durumu olması gerekirdi, zaten kimle konuştuysam ilk defa yahu, ölebilirim, hakkınızı helal edin modunda muhabbetleri gerçekleştirdim, ancak uçakta yolculuk boyunca cool tavrımı kaybetmedim. hatta paraşüt yerine teklif ettikleri ipini çekince şişen, çekince şişmezse su yatağı gibi üfleyerek şişirmeniz gereken zıvırtıyı gördüğümde bile uzaklara bakar karizma yapar tavrımı bozmadım.

neyse yolculuk planlanıldığı gibi ve sorunsuzca geçti ve kıbrıs'ta ercan havalimanına indik. buraya kadar hayat bize güzeldi, böyle neşeli tavırlar, turist tripler falan, şahaneydi. indiğimizde ise kıbrısta okuyan ve taksinin pahalı olduğunu söyleyen genco bize bi dışarıda otobüs var mı bakın dedi, yemin ediyorum neden bahsettiğinden zerre anlamamış, burası kıbrıs her şey sıkıntı söylemini de abartı bulmuştum. bavullarla çıkıp girmesi zor olduğundan murat dışarı çıktı ve otobüsü buldu, ancak otobüsün 9 30 da kalkıyor olması ve bu otobüse 2 saat olması bizim açımızdan sıkıntı yaratan bir durumdu, her neyse dedik girne amerikan bizi burada bırakacak hali yok ya, bir servis gelir bizi götürür umudu, mülteci gibi kapısının önünde 2 saat oturduğumuz ercan havalimanının önüne kayboldu. saat 9 u 25 geçe gelen servis 12 de gitçem ben yeaa diyerek zaten küfürlerimizi kazanırken, kıbhas denilen türk elçiliğinin verdiği ve öğrencilerin taksiler tarafından düdüklenmesini engellemeyi amaçlayan servislere yönelmiştik. saat 9 30 da normal saati olan ve 9 u 40 geçe yolcuların e hadi gidelim artık hezeyanlarına 10 da kalkıyok ama hadi size acıdık diyen artislik peşindeki şoför tarafından hareket ettirilmesi ile sinirden kendimizi parçaladığımız kıbrıs ile tanışmamızın ilk dönemlerini tamamladığımız umudu ile hareket ettik.

yolculuk boyunca lefkoşa'nın iç kısımlarını ve girne'ye uzanan yolları gördük, trafiğin akış yönünün tersliğini garipsedik bittabii, ancak yolun ortasında bulunan yola çöp atmayın yazısını, bu yazıyı gördükten sonra ilgilimizi çeken leş gibi yolları, gecekondu gibi bakanlık binalarını, her köşede araba satan dükkanları, kuraklıktan çatlamış toprağı ve heryerin tozlu olduğunu da gördük. bunlar sadece ilk defa karşılaştığımız ve çok güzel olarak hayalimizde canlandırdığımız kıbrıs'ta karşılaştıklarımızdı.

yolculuk 1 saatin bir miktar üzerinde sürdü ve girne'ye geldik, muhteşem toplu taşıma ağı nedeni ile oradan okula taksi ile geçtik. girne lefkoşa arasının 150 lira civarında yazağının söylenmesi nedeni ile binemediğimiz ve çoook fakir hissettiğimiz kıbrısta girne'de ilk defa gergin şekilde taksiye binebildik. 15 lira ödeyerek 10 dakikalık yolu tamamladık ve uçaktan indikten sonra 4 saatten fazla zamanımız olan sunumumuza ucu ucuna yetiştik, bavulları sunumu yapacağımız salonun arkasında tutmamız, üzerimizi ise gaü tv'den sorumlu hocanın odasında değiştirmemiz ve hatta sunumda takım elbise giymem önemli noktalar.

sunumdan sonra odamıza yerleştikten sonra ne kadar yorulduğumu farkettim, bu nedenle emre'nin sunumunu da kaçırdım, o da benimkini kaçırdı gerçi...

Girne'de sokaklarda karşılaştığınız sıradan yapılar (fotoğraf çekerken, ne çekiyo bu delioğlan diye bakıyorlardı, ne diyeyim adamlar alışmış, ama çok güzeller be)
bunlar da Girne sahilden, ev tiplerini cidden çok sevdim...

neyse girne'de ikinci günümüzde akşam dışarı çıktık ve lefkoşa'dan daha göze hoş geldiğini farkettik. girne kalesi'nin karşısından karşısından rıhtımda mendireğe doğru yürümek çok güzeldi, bol bol da fotoğraf çekildik oralarda... pek de güzel esiyordu, saçlar başlar havalar da uçuşa uçuşa çekildik resimlerimizi de şükelaydı valla... ben girne kalesi'ne gitmek istediysem de murat zaten yarın topluca rehberle gezeceğiz o zaman zaten geliriz, ne gerek var şimdi, zaten çok yorgunuz diyerek aklımı çeldi. söyledikleri mantıklıydı gezdirirlerdi elbette, ama ne oldu, gezdirmediler ve ben girne kalesinin içerisine girememiş oldum. altlarında falan dolaştım evet hatta resim falan da çekildim ama üzerinden bakamadım akdeniz'e...

üzerinden manzarayı izleyemediğim girne kalesi

sonra acıktığımızı farkettik. şehri sokak sokak gezerek her tarafını görmek istediğimden derinlerine doğru yürümeye başladık, önceden han olarak kullanıldığını düşündüğüm bir yer ve karşısındaki camiden ağrı sahilden önce merkeze, sonra da daha derinlerine doğru yürümeye başladık şehrin. yani yürümeye başladım diyorum ama çok da yürüdüğümüzü düşünmeyin, ufak bir sahil kasabası görünümüde girne. istanbul'dan dünyanın herhangi bir yerine gitmedeki sakınca bunlar hep, her yer ufak kasabalar...

neyse yemek yemek istedik ama içerideki tüm restoranlar kapanmıştı, insanların ehl-i keyif olduklarını daha anlatmadım hiç değil mi? :) her neyse olm kesin aç kalıcaz bu yaban ellerde derken karşımıza otoparkın bulunduğu yerin orada ufak bir büfe gibi bişi bularak karnımızı doyurduk. pek leziz yapmışlardı tavuğu, o kadar da güzel süslemişti ki ustam ellerine sağlık bir daha :) tabii ki orada yemek yerken de hemen beni bir kedi buldu ve yediklerime ortak oldu. her ne kadar olm bak gurbetteyim yediğim yemek miktarı kısıtlı desem de dinletemedim, yok illa yiyecek, ne yapalım paylaştık biz de. ama eminim karnı benden tokmuştur...

işte yemek böyle geldi, pideyi üzerine kapatmıştı, sırf tarzsın abicim yeaa. işte bizim afacan da bu, kerata böyle masum masum durdu kaptı yemekleri... kol bana ait değil bu arada :)

yemeğimizi de yedikten sonra dolaşıp dolaşıp odamıza döndük, sonra da bayılmışız zaten....

ertesi gün kıbrıs turu olacaktı fırsat bulup kayıt yaptırmadığımızdan sabah gitmek istediğimizi bildirdik, onlar da gelin tabii dediler, bu sayede kıbrıs turumuz da başlamış olmuştu. uzun uzun yolculuk yaptık ve lefkoşa'ya gittik. hani o ilk geldiğimiz gün tozlu topraklı olarak gördüğümüz şehir lefkoşa. ikinci gidişimizde şehrin merkezinde dolaştığımız için o kadar da tozlu olmadığını düşünmeye başladım, yine de ölümcül sıcak beni bunalttı. büyük han ve önceden katedral olan camilere gittik. caminin ismini hatırlayamıyorum şimdi, bilmem ne paşa camii olması lazım.

lefkoşa sokakları ve büyük han

camiye çevrilmiş olan katedral budur işte, hemen karşısında da kilise olarak yaşamına devam etmekte olan devamı var...

lefkoşa'dan sonra bu sefer maraş'ı ve terkedilmiş şehri gördük. orada fotoğraf çekmedim, herkes makinalarına saldırdı ama ne bileyim içimden gelmedi, gereksiz bir hüzün doldu içime. savaşın yaralarının halen ortada olduğu yerde içim karardı sadece sessizce izlemekle yetindim.

en son durağımız ise magosa'ydı. yemek durağımız da orası oldu. kıbrıs'ın şeftali kebabı meşhurmuş onu tadalım dedik, sipariş verene kadar sadece şeftali ile pişirilmediğinden bahsedildi. sipariş geldiğinde karşımızda sadece köfteye benzer bişi vardı. sonra anlattılar ki bu hayvanın midesinin mi bağırsağının mı doldurulması ile yapılan bir çeşit et yemeğiymiş, hayatımda ilk defa bu tarz bir şey yiyerek karnımı doyurdum, o pozisyonda yemek seçmek gibi bir lüksüm olmadığı da açıktı :)

magosa'da yemek yediğimiz yerin hemen karşısındaki ihtişamlı cami

burada biraz takıldıktan sonra namık kemal'in sürgün evine uğradık magosa meydanda biraz alışveriş yaptıktan sonra salamis harabelerine doğru yol aldık. harabelerin tarihçesinden bahsetmeyeceğim zira google'de aratarak rahatça ulaşabilirsiniz, ancak giderseniz gezin, açık hava müzesi gibi, sütunlar, anfi felan, güzel bir yer. yeni kazı alanları da mevcut, birkaç seneye toplam alanı daha da artar gibi duruyor.

bunlar da salamis'te çektiğimiz fotoğraflar, bir tane de kendi fotoğrafım olsun istedim aralarında

lafı çok uzattım farkındayım ama bu kadar zaman geçtikten sonra vakit bulup yazdığımdan beklemeye değecek bir yazı olsun istedim. olur da okumaya vakit ayırırsanız, okuduğunuz için teşekkürler. iyi dayandınız valla, çok çıkmamıştır tamamını okuyan bence, gerçi yine de çok belli olmaz :P


8 Ekim 2010 Cuma

bugün itibariyle yaşlandım

son 10 gündür yok lan son bir aydır falan kesintisiz çalışıyorum. buluyorum bir şeyler, şunu yapalım abi, yok lan bu da süpermiş hadi buna da bulaşak kanka modunda oradan buraya, buradan oraya bir şeyler buluyorum işte. sonuç ne son 1o gündür acayip bir baş ağrısı, muhtemelen bozulmaya başlayan gözler ve bugün tez danışmanımın, sen yaşlanmışsın ya söylemi. şaka sandım başta yok yok çökmüşün biraz dedi, dedim hocam olur o kadar falan uyumadım kaç gündür, arada da verdiklerinizle uğraştım yarın sempozyumda da sunum var vs. işin özü neden kastım bu kadar be blog, 5 yayın çıkmış bu sene, 10 mu çıkacak toplami ya sonrası? sağ baldırım ağrıyor şu an, o ne alaka lan?

hoca çökmüşün deyince 3 kilo verdiğimi anlattım, niye ki falan dedi, istemsizdi halbuki. ev dönüşü markete uğrayıp abur cubur doldurdum sepete, sanki çok bi işe yaracakmış gibi. elimi yıkarken aynada saçımda beyazlar gördüm, ulan harbi ölüyorum ben derken baktım ki ışığın yansımasıymış, sevindim...

ama kendimi hiç iyi hissetmiyorum şu an, keyifsizim. yarını da atlatıp 3 5 gün hiiiç umrumda olmayacak bir şey. takılcam öyle, akşamları da çıkarım anasını satayım, gençleşirim işte o zaman.

2 Ekim 2010 Cumartesi

bon iver ne şükela insanmışın sen esasında

yıllar yıllar önce, şaka lan geçen sene

last.fm'de bu sıralar kim popülermiş diye bakarkene, ki nası kapadığımı da buralarda yazdıydım, borsanın spekülatif hisseleri gibi fırlamış olan bon iver agayı görmüştüm, tabi o kadar dinleyeni olduğunu görünce petrol kuyusu bulmuş arap gibi sevinmiştim. aslında böyle bi tabirin kaynağının üzerinde an itibari ile oturmaktayım, başbakan da duymasın arap kelimesinin farklı anlamlarına kızıyor felan, papaz olmayalım.

neyse ne diyodum işte ben bu elemanı görünce allahım süper bi şarkıcı heralde diyerek dinlemeye başlamıştım ki o zaman bu mu len bu kadar dinlenen diye afallamıştım. bildiğin paso aynı ritimler, monoton sıradan bir ses, amerikanların country dediği bi tarz, bi gitar bi adam işte. bu arada onların countrysi bizim halk müziği lan adamların aşık veyseli bruce springsteen anasını satayım, ha şimdi bruce'yi sever misin diye sorsanız he demem ama ne bileyim lan adamların kamyoncularının dinlediğine bak. rock'n roll olsun blues olsun akla gelince ister istemez karşılaştırma yapıyor insan, yine de benim sadık yarim kara topraktır heralde be, dinlemesek de sever edebiyatı yapmak lazım ara ara, sonra insanlar kızıyor taşlarlar alimallah...

biliyorum konu dağılıyor ama kimene abicim blog yazıyoruz istediğimiz kadar da uzatma hakkımız olsun değil mi?

ne diyoduk bon iver diyorduk... işte ben baktım bu adamda benim seveceğim parıltı yok, hadi sen yoluna ben yoluma diyerek yollarımı ayırdım. ha eleman için de tın tındır ya neyse. işte bugün yoğun baş ağrımın yanında napak müzik dinleyek dedikten sonra bir miktar ondan bundan dinledikten sonra aklıma bu eleman geldi, bş açtım. off ki ne off demek ki adamın olayı buymuş tespitinde bulundum. başım ağrıyor böyle dingin bi hava lazım bana, bol bol dinlendirecek kasmayacak bişiler bon da bunu sağladı sağolsun bol bol dinledim hatta hala dinliyorum re: stacks çalıyor şimdi sonra team ve flume çalacak ve hatta ardından da woods ve for emma çalacak. emma kim acaba? neyse sapıtmayalım. böyle baş ağrırken falan iyi dinleniyo dedim ya, demek ki dünyanın başı ağrıyomuş normal şartlar altında (20 küsür derece santigrat mıydı neydi, allahım ne gereksiz bilgiler) dinlenecek bişi değil zira...

öyle tespit dolu saçma sapan kritiklerle dolu bi yazı oldu, kimsenin işine yaramayacağını bile bile yazdım, yaramaması çok da umrumda değil, bişeyi işe yarasın diye yazmak zorunda mıyım ya? sanat benim içindir bundan mütevellit.