27 Ocak 2010 Çarşamba

outlaw nedir yahu?

marketin 4.99 luk dvdlerinden gelen outlaw adlı filmi yapanlara kızgınım ve laflar hazırladım. genel olarak tırt bi film olduğunu imdb puanından gördüğüm ve ben ne 6. küsürlük filmler izledim aslında süpermiş diye izlediğim bu film, tam anlamı ile içimde patladı.

efenim en başta oo ingiliz aksanı, oo fena başlamadı derken, son anlarda afedersiniz boka sardı film. böyle saçma salak muhabbetler, acayip olaylar falan derken bitti.

eeeööö n'oldu şimdi diyerek hemen yanında. yapmayın etmeyin efenim böyle filmler. yazık harcanan paraya.

postersiz olmaz di mi?

23 Ocak 2010 Cumartesi

karlı bir istanbul sabahına uyanmak, daraltıcı bir filmle ertesi sabaha uzanmak

gecenin bir yarısı olmuş yine. saat şu an 2 yi 11 geçiyor. hürriyet film kulübünde bugün aldığım başkalarının hayatı olarak çevrilmiş, das leben der anderen'i izliyodum ki, yorulduğumu farkettim. filmin bitmesine daha 1 saatten fazla var. gerçi dvdyi çoktan çıkarttım bilgisayarımdan, sonra izlerim sanırım. zira konu ağır, çok yavaş ilerliyor film ve dili de almanca. aslında almanca, beklediğimden daha hoş bir dil çıktı. italyancadan vazgeçip almancaya yönelmem için bir neden daha çıktı diyebilirim. zira italyancaya tam başladığım zaman böyle bir geri dönüş olamayacak, kaç aydır italyancaya hiç bakmadığımı, şu anda tüm bildiklerimi de unuttuğumu farzedersek, dönüş için bir fırsat doğmuş olabilir, bilemiyorum, emin değilim.

izlediğim filmden bahsetmişken, dinlediğimi de söyleyeyim, brian hyland - sealed with a kiss şu anda kulaklığımdan içeri sızıyor. 1962 yapımı, tam 60 ların havasını yansıtan bir şarkı, 60ları seven herkes bu şarkıyı da sever. hatta sevmeyenler de sever sanırım. hemen ardından the turtles happy together açacağım, hatta biraderim sadece bu şarkı için kısa film çekmek istediğini söylüyodu, öyle de bi şarkı valla. hemen ardından da bus stop gelir, evet evet gelir. onu da dinlemeyeli çok oldu özledim.

farklı konuya geçeyim. bugün karlı bir istanbul sabahına uyandık. başkasını bilmiyorum ama ben, uyanır uyanmaz yüzümü yıkamadan pencereye koşup kar yağmış mı diye baktım. gerçi pek kar yoktu sabah, ancak öğleye doğru pek güzel yağdı ve haberlere konu olan megaşehire kar yağdı, hayat felç oldu olayı gerçekleşti. gerçi yine öyle çok fazla kar olduğu söylenemez, ancak sokakların kar tuttuğu da ayrı bir gerçek. neyse çok güzel oldu böyle şehir, soğuk olmasa, kar sadece görüntü olsa süper bir şey. sokakta yaşamak zorunda kalanlar, sokak hayvanlarının üşümesi ayrı bir konu tabii. kediler üşüyormuş efenim, benim de yeni öğrendiğim bir gerçek bu. ben sanardım ki, onların kürkü yazları serin, kışları sıcak tutar onları, ne kadar körmüşüm. işin kötüsü arık nerede kedi görsem üşüyo mu diye bakmak zorunda kalıyorum, ıslanmış mı diye dikkat ediyorum ve malesef çoğu zaman da ufaklıklar üşüyor oluyorlar. çok fena bir durum insanın elinden gelen bir şeyin olmaması, can sıkıcı kesinlikle.

bu arada final dönemini de tamamlamış durumdayım. henüz notlar açıklanmadı, umarım kötü süprizlerle karşılaşmam.

blogumun tipini de değiştirdim, siyahlı, kedili bişi oldu. eskisinden tip olarak daha güzel durdu gibi, ama yine de okunurken gözleri yoruyor epeyce. arşivi de aylık olarak kaldırdım ki yazdığım yazının sayısını görüp yazmaktan vazgeçmeyeyim. fazla yazdığım aylarda, kendimi tutup daha az yazıyodum. sayılara fazla takıyorum galiba. ayrıca eski hikaye - denemelerimi de yavaş yavaş buradan yayınlamayı düşünüyorum. belki yeni yazı yazmam için gaza gelirim. kim bilir yeni yeni şeyler yazarım, içimde yazı yazmak için çok da istek olduğunu söyleyemiyorum malesef, ama belki bi şekilde gaza gelirim? kim bilir.

bugün ankaraya'da kar yağmış. orası da güzel olmuştur, karın yakışmayacağı şehir var mı zaten.

şimdilik bu kadar sanırım. saat 02 23, bu yazıyı yazmak 12 dakika aldı. ve hatta bus stop bile bitti, şimdi the herman's hermits cant you hear my heartbeat çalıyor :) güzel şarkı bence. neyse görüşürüz, kendinize iyi davranın.

16 Ocak 2010 Cumartesi

Loş bir karanlık

Karanlık sisli bir gece. Odada kalan son ampul, aplikteki. Aplikteki ışığın odayı kenarından ışıtması içeriyi loş bir hale sokuyor. Odada her şey görünüyor fakat ışığın yaptığı hileler ile bir farklı görünüyor sanki. Bir güzelleştirme çabası mı, yoksa gizleme çabası mı belli olmadan.

Odanın görüntüsü gündelik hayattaki gibi aslında. Ancak apliğin çabası onu farklı göstermek için. Zannediyor ki odaya getirdiği gizem, odayı farklılaştırdı. Sanıyor ki kendisi büyük bir şey, bir dokunuşu ile her şey değişti. Aslında sadece basit bir yalancı olduğunu biliyor, en az bizler kadar. Hiçbir şeyin değişmediğini biliyor. Şişmanlığını gizlemek için değişmediğini de biliyor. Şişmanlığını gizlemek için siyah giyinen birinden, çirkinliğini gizlemek için saçlarını uzatan birinden, ezikliğini kapatmak için entel takılan bir inekten farkı nedir ki? Yaptığı makyaj odadaki kanepenin üzerindeki yırtığı tamir etmedi ki, sadece çıplak gözle görülmesini biraz zorlaştırdı o kadar.

Odanın ortasında bir masa. Masanın üzerinde eve üç gün önce uğrayan evin sahibi Özgür Bey’in bıraktığı gibi duran, dibine vurduğu rakı şişesi, meze olarak rakıya eşlik eden beyaz peynir ve kavunun son damlaları... Yazın sıcaklığında üç gün bekleyen kavunun , peynirin kokusunu düşünebilirsiniz sanırım, anlatması biraz zorluyor insanı. Ancak bu kokuya aplikteki ampulun yapabileceği bir şey yok. İstiyor ki onu da örtsün, o ayıbı da kapatsın ama olmuyor ki elinden gelmiyor... O perdedeki yırtığı kapadım diye kasılan aplik, bu kokuyu da temizlese ya. Gösterse büyüklüğünü.

Apliğin suçu ne ki? Suç dışarı çıkarken açık unutan sarhoş Özgür Bey. Peki Özgür Bey’in özgürlüğünü elinden alan, o şişeye mahkum eden suçlu kim? Peki entel takılmaya mecbur bırakılmış ineğin suçlusu? Hele o kız tavlayacağım diye belinde durmayan pantalonu giyen, garip saç şekilleri deneyen çocuğu özendiren kim? Kim?

...

Güneş doğuyordu. Yavaş , yavaş ... Kanepenin üzerindeki yırtık yavaş yavaş görünmeye başlamıştı. Perdedeki yırtık artık bir gölge değil, bir gerçekti. Odanın dökülmüş boyası artık duvarda desen gibi durmuyordu, apaçık rutubetin boyasını döktüğü bir duvardı işte o. Aplik artık hükümsüzdü. Güçsüzdü. Aynen ineğin ezberlediği ansiklopedinin sayfaları dışındaki bir muhabbetin içinde boğulması gibiydi aplik. Aynen kız tavlamak için şeklini, şemalini kaydıran zibidinin babasından işittiği o küfürler sonrası girdiği ruhsal çöküntü içerisindeydi zavallı aplik. Oysa o kendi tercihi değildi ki! Ona o sarhoş açıl demişti, o basmıştı düğmeye... Kendisi istememişti ki. Belki de hep dışlanan kız da istememişti o kadar kilolu olmayı. Hep ona arkandan ağlar dememiş miydi annesi? Hiç ileride seni ağlatır dememişlerdi. O kızın kiloları onun isteği değildi belki ama hep yanındaydı bu gerçek. Aplikteki ampul da belkide yanmak istememişti, belki o pis kokulu ortamda da bulunmak istemezdi ama nereden bilebilirdi ki marketten alındığı zaman böyle bir yere gelebileceğini?

O anda Özgür Bey gelmişti eve, elinde iki gün yetecek kadar nevale ile. Poşetleri mutfağa bıraktı, ardından elinde ampul kutuları ile salona geldi. Uzun zamandır yapmadığı bir şey yapmış, eve ampul almıştı. Önce çalışmayan apliklerden birine ampulu taktı, ardından avizeye iki tane. Artık geceleri de gizlenemeyecekti salon. Artık ulvi görevi de kalmamıştı apliğin.

Anatomik Aşk

Okuldaki sıradan günlerinden birisini yaşıyordu. Sıkıcı muhabbetler, yapmacık gülüşler, bayağı espriler... Sıkkınlık hissini sanki damarlarında hissediyordu.

Öksürdü. Dün gece, dışarıdayken soğuk yemiş olmalıydı. Boğazlarında da hafiften kaşıntı vardı, şişeceğini haber veriyormuşcasına. Ne akla hizmetse, geceyi manzarası güzel olduğu için boğazın kenarında geçirmişti. Biraz derdini paylaşmıştı dalgalarla, bankta yalnız oturan şarap dostu ile sohbet etmişti. Hatta içki içmemesine rağmen, bu yalnız dostun ricasını kıramayıp, şaraptan bir iki damla bile almıştı. O bile vücudunun sıcaklığını oldukça artırmış ve montunu çıkarmasına neden olmuştu, belki de bu yüzden kapmıştı şifayı.

O kaçamak bakış, sanki delip geçmişti bedenini. Duygularını belli etmezdi hiç. Kendisinden bile saklardı bazen, marifet sandığından mıdır bilinmez... Bu güne kadar açık açık söyleyememişti hiç, belki de gerçekten kararsızdı. Emin olamıyordu, bu bakışa kadar. Belki de bu bir işarettir diye düşündü. Baktığına göre belki, o da birşeyler hissediyordu. Kalbinin atışlarının hızlandığını hissetti. Metabolizmasının hızlanmasından mıdır bilinmez, tuvalete gitme ihtiyacı duyuyordu. Derse yeni giren hocanın sinirli bakışlarının altında ihtiyacını gidermek üzere sınıfı terk etti...

***

Bu sefer bakışının yanına bir de sımsıcak bir gülümseme eklemişti. Bir bakış delip geçmişken, yanında gelen bir tebessüm ile sanki bedeni parçalanacakmış gibi oldu. Artık birşeyler yapması gerektiğini biliyordu.

Ne konuşacağını planlamamıştı, ne söyleyeceği hakkında en ufak fikri bile yoktu. Yanına vardığında ağzından bir ‘merhaba’ çıkmıştı. Sıcak bir karşılık aldıktan sonra, aklına ilk gelen şey olan dersler hakkında bir konu açtı. Aslında ne dersi, ne de başka bir şey umrunda değildi o an; ancak aklına ilk o gelmişti işte. Bu arada konuşma sürdükçe hafiften heyecanlanmaya başladığını fark ediyordu. Muhabbetin hafiften kısır döngüye girdiğini ve sıkıcılık kazanmaya başladığını anlayınca, ani bir hamle ile konuyu değiştirdi. Espri yapmayı da ihmal etmedi tabii. Espriyi yaptığında sevimli ama yaramaz bir çocuğu andırıyordu hafiften. Hani bir yaramazlık yapan, ardından da zevk aldığını belli eden pırıltılı pırıltılı bakışlarla bakan çocuklar olur ya, işte o da öyle bakıyordu. Karşı tarafın tebessümü ile sıkıcı havanın dağıldığını fark etti. İyice kendisine güveninin yerine geldiği sırada, bir şeyler içmeyi teklif etti. Aldığı yanıt olumluydu. Sanki dünya kendisine bahşedilmiş gibi mutluydu. Suratındaki şaşkın ama mutlu ifadeden bu yeterince belli oluyordu. Gamzeleri belki de ilk defa bu kadar içten bir gülümsemesine eşlik ediyordu.

Öksürdü. Mutluluk bulutunun üstünden düşüverdi bir an, biraz öksürükle boğuştuktan sonra, boğazlarının da hafiften şişmeye başladığını hissetti.

--------------------------
-------------------------------------------


- Sağdaki damara biraz daha hormon. Orası tamamdır, biraz da benden taraftakine hormon yollayın. İyidir, tamam. Fazla kurcalamayın orayı, bozarsınız mazallah.

Ciğerler yine mi tutukluk yapıyor? Ah be Ak*, amma mızıldanıyorsun. Güvenlik güçlerini ciğerlere sevk edin. Bademcik karakolu da biraz fazla mesai yapacak. Bu soğuk algınlığında vücudun direncini yüksek tutmak lazım. Zavallı Ak’ın haline baksanıza... Hem ondan gelen oksijen azalınca, benim de verimim azalıyor.

- Efendim, Göz’den gelen bilgiye göre, kaçamak bir bakış atmışlar kendileri. Bilginize.

- Çok güzel. Kalp’i biraz uyarın da hızlansın. Ayrıca biraz homon salgılayalım arkadaşlar, hazır bahar da gelmiş biraz tetikleyelim şu bünyeyi.

- Efendim, meshane dolmuş. Bir ihtiyaç molası mı versek?

- Haklısınız. Tuvalete gidilmeli emrini giriyorum işleme...

***


- Efendim, ilk kez gülümsedi bakarken.

- İşte aranılan kan bulundu. Cesaret enzimlerini salgılayın. Biraz da özgüven yollamayı unutmmayın. Çok ihtiyaç olacak, çok... Heyecan yollamayınız; zira bu sakarlıkla zaten şansı sıfıra yakın.

- Efendim, hedefin yanındayız.

- Konuşulacakları yüklüyorum.Yavaştan heyecan enzimleri yüklemeye başlayın.

- Efendim, giriş konuşması başarılı. Lakin, muhabbetin uzaması için birşeyler yapmalı, bilginize...

- Konuşulacakları yükledim. En sondaki espride sevimli bir çocuk kisvesine bürünürken, gözlerin içinin parlamasına dikkat edin.

- Başarılı!

- Bir şeyler içme teklif edeceksiniz, çok dikkatli olun. Tek atışlık hakkımız var.

- Başardık!

- Görev bitmez. Gevşeme yok, mutluluk hormonlarını salgılayın. Surata şaşkın ama mutlu bir ifade yükleyiniz. Ayrıca gamzelerin görülmesini sağlayacak bir şekilde tebessüm ettirin.

Akciğerler nasıl? Biraz öksürtün mikrop atalım.

Boğaların mesaisi başladı, tüm izinler iptal.







* Akciğer

hayat ne garip, vapurlar falan

iki gündür kendimce fotoğraf çekmeye çıkıyorum. dün çıkmayı başaramadım evden bugün çıktım, fotoğraf makinesi pilleri yemişti. anlamıyorum arkadaşım 1 gün boyunca şarj edilmiş piller nasıl makinenin içinde 1 gün kaldı diye bitiyor? zaten normal pil çalıştırmıyor bile makinayı, alkalin de flaş kullanılırsa hemencecik bitiyor. ömrümü yedin valla sevgili makinacığım, tükettin beni. işin garibi fotoğraf makinasını çalıştırmaya çalıştığımda yakıştıramadım da bittiğini pillerin, basıyorum açma tuşuna tık yok, dedim alallala, sonra farkettim durumu. ancak çoook geçti.

o zaman şimdilik bir kaç istanbul fotoğrafı ekleyeyim, sonra benim çektiklerimi de eklerim. gerçi daha önceden kalmalar var ama ben yenilerini de çekmek istiyorum.

eski istiklal, ağaçlar falan var.



ve tabii ki kız kulesi... gerçi artık restoran oldu, biraz tuzlucaymış, henüz gitmişliğim yok; ancak, özel bir günse veya paranız bolsa gidilebilir gibi. denizin ortası yahu, gidilmez mi? hatta abimin servis şöförü, zamanında kız kulesine yüzdüklerini falan anlatırmış, ben o günleri hatırlamıyorum tabii. zira yaş nedeniyle yetişemiyorum, zaten yetişsem de pek iyi yüzücü olmadığımdan becerebilir miydim bilmiyorum, zaten bisiklete de kötü binen çocuk da bendim mahallede. herkes el bırakırdı, ben tek elimi bıraktığımda heyecanlanırdım. güzel günlerdi yine de :)




ve tabii ki yuvam üsküdar. pek tabii epeyce değişmiş durumda. şimdi her tarafını kazıyorlar, tüp geçit meydanımızı aldı götürdü. çok da kalabalık zaten.

12 Ocak 2010 Salı

başlık bulmaya uğraşmamak

şu anda yazacağımın ne olacağı hakkında en ufak fikrim yok, uykum da var zateni bir yandan esneyip, bir yandan sana yazı yazıyorum sevgili bloguğum. bugün dışarıdaydım, dün uğraşıp arkadaşımın adına aldığım öğrenci belgesini evde unuttum, sonra tekrar okula gitmemiz gerekti, 1 saat kaybettik. çok enteresandı yarım saatte hallederiz sandığım işi, 4 saatte hallettik. sonra ders çalışırız diyoduk, oturduk muhabbet ettik. dün biraz geç yatmıştım, yani bugün erken kalkacağım için azıcık geç gibi olmuştu farketmedi, yine tüm gün uykulu uykulu dolaştım. keşke erken yatmasaymışım, bir şeyi değiştirmiyormuş. yatınca ben uyumadan ne düşünüyodum ya derken, bir sürü şey düşündüğümü farkettim, acaba dönüp anlatsam mı ne düşündüğümü derken uyuyakalmışım, enteresan bi uyuma şekliydi benim için.

bu arada bugün sağanak yağış olacağını söylüyodu muhterem meteoroloji, ona göre giyindiğimden oldukça terledim sevgili blog, nasıl güzel bir hava vardı anlatamam. geçen gün, sınava gidiyorum diye ders çalışmıştım manzarayı izlemek yerine, bugün affetmedim gayet manzarayı izledim ve fotoğraf makinamı taşımaya karar verdim. şu diyaframı falan kullanmayı öğrenmem lazım acilen, onu da bi ara ayarlamam lazım.

bu arada masa üstümü temizledim, bayağı gereksiz şey birikmiş, gerçi yine kalabalık ama çok da kalabalık sayılmaz şimdilik. geçen sunum yaparken millet ona dikkat etmiş, sonra muhabbeti döndü.

goethe amcam demiş ki, "Her ne yapabiliyor ya da yapabileceğini hayal ediyorsan, yapmaya başla. Cürette deha, güç ve sihir vardır." ki kendisini takdir ettim bu söylediğinde. gerek bireysel ilişkilerde, gerekse diğer olaylarda önemli açıkcası, ama ne bileyim söylemesi kadar da kolay değil sanırım. sonunda başaramama ihtimali, başardığında değmeme ihtimali, ve hatta değip de deli gibi bahlanma ihtimali korkutmaz mı insanları. tamam ayar alabilecek açıklıklar bu konular biliyorum. mesela bağlanma korkusu kimsede yok mudur, ardından kaybetme korkusu gelmez mi veya sıkılmak sorun oluşturmaz mı, olay monotonluğa bağlandığında sıkıntı oluşmaz mı? sanırım konu inanılmaz sapıttı. neyse başlamak bitirmenin yarısıdır diyeyim.

şu an mira - eve dönmeliyim çalıyor arka planda. yağmur çiseliyor, rüzgar savuruyor, fırtına yakınlarda, ben eve dönmeliyim diyor. aslında biraz vega'ya benzettim, onları da dinlemeyeli çok oldu. sanırım on bin defa dinledim şu ana kadar. işin garibi neden eve dönmek istiyor anlamadım, gitse ya yağmurun üstüne üstüne. ıslansın azıcık ne olacak şeker mi, erir mi? aslında hafif çiselese de altında yürüsem, hem kestane bile olur belki, kim bilir kuşlar çitlembik getirir? zaten bu sene pek garip havalar, istanbul'un havasına güven olmaz derler, sanırım bu sene yine uygulamalı olarak bunu görüyoruz.

şu ana kadar ne yazdığımdan emin değilim, pek yazarken dönüp okuyan biri değilim, yazım hatalarımı da affediniz lütfen. bu arada şarkı değişti, flight of conchord boom çalmaya başladı, she is so hot falan diyor, sanırım amcam niyeti bozmuş.
neyse, saat yine 12 yi geçmiş, yarın oturup ciddi ciddi ders çalışma düşüncem var, bakalım becerebilecek miyim?

bi tane de karikatür eklieyim. aslında bunu ilk gördüğüm zamanda gülmüştüm, ancak şimdi bakıyorum da niye güldüm diye düşünüyorum. çok saçma geldi hatta ne bileyim, garip.



şimdi de biraz pink floyd dinleyelim, wish u were here ile başladık bakalım devamında ne gelecek.

yeter şimdilik bu kadar. görüşürük.

10 Ocak 2010 Pazar

yeni yılın ilk bloglaması

geldik yeni yılımızın ilk postuna efenim. gerçi ocağın onu olmuş ama ne yapalım, ancak diyebiliyoruz. hepinizin yeni yılı kutlu falan olsun.

yeni yıl için temamız şarkı söylemek istiyorsan, söyle canım benim olsun hatta. cat stevens abimizden, if you want to sing out, sing out'u da bu vesile ile sizlerle paylaşmak istiyorum. bir sıra inanılmaz sarmıştım hatta bu şarkıya, ne güzel bir şarkı allahım yarebbim. ve hatta bu vesileyle harold and maude'yi de tavsiye edeyim.



avatar'a gitmeyi beceremedik dostlar, şanssızlığım sanırım bu konuda da işleme geçti. bir duramıyor zaten kendisi.

ayrıca 2010 şeytanın bacağını kırabileceğimiz yıl olabilir. her açıdan yani, tek bi konu ile sınırlamaya gerek yok. soracığıma kanada'da yaşayan varsa, kanadalıların mantı sevip sevmeyeceği hakkında bilgi verebilirlerse sevinirim =)

başkaa, yarın finalim var, dua edin bana da süper geçsin sınav.

dünyanın en şirin ıslığını dinledim geçenlerde, süperdi. ayrıca ney üflemeye devam, parça çalışmaya başladım. ancak düz ses üflemeyeli baya olduğu için düz nefes de çalışmam gerekiyormuş, sanırım bu sene ney yine devam eder, etsin de.

son olarak da aimee mann'dan one is the loneliest number gelsin. gerçi ben momentum'u daha fazla seviyorum sanırım ama olsun, bu şarkı da güzel.