9 Ekim 2010 Cumartesi

kıbrıs kııbrıs

yok o bodrum bodrum ya neyse...

efendim geçenlerde kıbrıs'a yolum düştü, yavru vatanı görmüş oldum kısacık da olsa. kısacık 4 güncük ama 4 günde görülebilecek bir yer kıbrıs ve eğer 5 yıldızlı bir otel değilse gittiğiniz yer ve gidişinizin iş güç ile ilintisi var ise pek çok şey görme imkanınız oluyormuş.

sakin dostlar anlatmaya başlıyorum işte. uçağım sabahın 6 40 ındaydı, tabii ki erkencecik gittik, öyle bekletme gibi huyum yoktur erkenden gider zamanında bulunmam gereken yerde olurum. gerçi uçak için çok önemli değil yetişemezsen yakın arkadaşların gibi beklemez seni, basar gider kendisi.

uçuş yaklaşık 1 saat 10 dakika sürdü hatta daha da çocuk olmuş olabilir. ilk defa uçağa bildiğimden bir miktar gerginlik durumu olması gerekirdi, zaten kimle konuştuysam ilk defa yahu, ölebilirim, hakkınızı helal edin modunda muhabbetleri gerçekleştirdim, ancak uçakta yolculuk boyunca cool tavrımı kaybetmedim. hatta paraşüt yerine teklif ettikleri ipini çekince şişen, çekince şişmezse su yatağı gibi üfleyerek şişirmeniz gereken zıvırtıyı gördüğümde bile uzaklara bakar karizma yapar tavrımı bozmadım.

neyse yolculuk planlanıldığı gibi ve sorunsuzca geçti ve kıbrıs'ta ercan havalimanına indik. buraya kadar hayat bize güzeldi, böyle neşeli tavırlar, turist tripler falan, şahaneydi. indiğimizde ise kıbrısta okuyan ve taksinin pahalı olduğunu söyleyen genco bize bi dışarıda otobüs var mı bakın dedi, yemin ediyorum neden bahsettiğinden zerre anlamamış, burası kıbrıs her şey sıkıntı söylemini de abartı bulmuştum. bavullarla çıkıp girmesi zor olduğundan murat dışarı çıktı ve otobüsü buldu, ancak otobüsün 9 30 da kalkıyor olması ve bu otobüse 2 saat olması bizim açımızdan sıkıntı yaratan bir durumdu, her neyse dedik girne amerikan bizi burada bırakacak hali yok ya, bir servis gelir bizi götürür umudu, mülteci gibi kapısının önünde 2 saat oturduğumuz ercan havalimanının önüne kayboldu. saat 9 u 25 geçe gelen servis 12 de gitçem ben yeaa diyerek zaten küfürlerimizi kazanırken, kıbhas denilen türk elçiliğinin verdiği ve öğrencilerin taksiler tarafından düdüklenmesini engellemeyi amaçlayan servislere yönelmiştik. saat 9 30 da normal saati olan ve 9 u 40 geçe yolcuların e hadi gidelim artık hezeyanlarına 10 da kalkıyok ama hadi size acıdık diyen artislik peşindeki şoför tarafından hareket ettirilmesi ile sinirden kendimizi parçaladığımız kıbrıs ile tanışmamızın ilk dönemlerini tamamladığımız umudu ile hareket ettik.

yolculuk boyunca lefkoşa'nın iç kısımlarını ve girne'ye uzanan yolları gördük, trafiğin akış yönünün tersliğini garipsedik bittabii, ancak yolun ortasında bulunan yola çöp atmayın yazısını, bu yazıyı gördükten sonra ilgilimizi çeken leş gibi yolları, gecekondu gibi bakanlık binalarını, her köşede araba satan dükkanları, kuraklıktan çatlamış toprağı ve heryerin tozlu olduğunu da gördük. bunlar sadece ilk defa karşılaştığımız ve çok güzel olarak hayalimizde canlandırdığımız kıbrıs'ta karşılaştıklarımızdı.

yolculuk 1 saatin bir miktar üzerinde sürdü ve girne'ye geldik, muhteşem toplu taşıma ağı nedeni ile oradan okula taksi ile geçtik. girne lefkoşa arasının 150 lira civarında yazağının söylenmesi nedeni ile binemediğimiz ve çoook fakir hissettiğimiz kıbrısta girne'de ilk defa gergin şekilde taksiye binebildik. 15 lira ödeyerek 10 dakikalık yolu tamamladık ve uçaktan indikten sonra 4 saatten fazla zamanımız olan sunumumuza ucu ucuna yetiştik, bavulları sunumu yapacağımız salonun arkasında tutmamız, üzerimizi ise gaü tv'den sorumlu hocanın odasında değiştirmemiz ve hatta sunumda takım elbise giymem önemli noktalar.

sunumdan sonra odamıza yerleştikten sonra ne kadar yorulduğumu farkettim, bu nedenle emre'nin sunumunu da kaçırdım, o da benimkini kaçırdı gerçi...

Girne'de sokaklarda karşılaştığınız sıradan yapılar (fotoğraf çekerken, ne çekiyo bu delioğlan diye bakıyorlardı, ne diyeyim adamlar alışmış, ama çok güzeller be)
bunlar da Girne sahilden, ev tiplerini cidden çok sevdim...

neyse girne'de ikinci günümüzde akşam dışarı çıktık ve lefkoşa'dan daha göze hoş geldiğini farkettik. girne kalesi'nin karşısından karşısından rıhtımda mendireğe doğru yürümek çok güzeldi, bol bol da fotoğraf çekildik oralarda... pek de güzel esiyordu, saçlar başlar havalar da uçuşa uçuşa çekildik resimlerimizi de şükelaydı valla... ben girne kalesi'ne gitmek istediysem de murat zaten yarın topluca rehberle gezeceğiz o zaman zaten geliriz, ne gerek var şimdi, zaten çok yorgunuz diyerek aklımı çeldi. söyledikleri mantıklıydı gezdirirlerdi elbette, ama ne oldu, gezdirmediler ve ben girne kalesinin içerisine girememiş oldum. altlarında falan dolaştım evet hatta resim falan da çekildim ama üzerinden bakamadım akdeniz'e...

üzerinden manzarayı izleyemediğim girne kalesi

sonra acıktığımızı farkettik. şehri sokak sokak gezerek her tarafını görmek istediğimden derinlerine doğru yürümeye başladık, önceden han olarak kullanıldığını düşündüğüm bir yer ve karşısındaki camiden ağrı sahilden önce merkeze, sonra da daha derinlerine doğru yürümeye başladık şehrin. yani yürümeye başladım diyorum ama çok da yürüdüğümüzü düşünmeyin, ufak bir sahil kasabası görünümüde girne. istanbul'dan dünyanın herhangi bir yerine gitmedeki sakınca bunlar hep, her yer ufak kasabalar...

neyse yemek yemek istedik ama içerideki tüm restoranlar kapanmıştı, insanların ehl-i keyif olduklarını daha anlatmadım hiç değil mi? :) her neyse olm kesin aç kalıcaz bu yaban ellerde derken karşımıza otoparkın bulunduğu yerin orada ufak bir büfe gibi bişi bularak karnımızı doyurduk. pek leziz yapmışlardı tavuğu, o kadar da güzel süslemişti ki ustam ellerine sağlık bir daha :) tabii ki orada yemek yerken de hemen beni bir kedi buldu ve yediklerime ortak oldu. her ne kadar olm bak gurbetteyim yediğim yemek miktarı kısıtlı desem de dinletemedim, yok illa yiyecek, ne yapalım paylaştık biz de. ama eminim karnı benden tokmuştur...

işte yemek böyle geldi, pideyi üzerine kapatmıştı, sırf tarzsın abicim yeaa. işte bizim afacan da bu, kerata böyle masum masum durdu kaptı yemekleri... kol bana ait değil bu arada :)

yemeğimizi de yedikten sonra dolaşıp dolaşıp odamıza döndük, sonra da bayılmışız zaten....

ertesi gün kıbrıs turu olacaktı fırsat bulup kayıt yaptırmadığımızdan sabah gitmek istediğimizi bildirdik, onlar da gelin tabii dediler, bu sayede kıbrıs turumuz da başlamış olmuştu. uzun uzun yolculuk yaptık ve lefkoşa'ya gittik. hani o ilk geldiğimiz gün tozlu topraklı olarak gördüğümüz şehir lefkoşa. ikinci gidişimizde şehrin merkezinde dolaştığımız için o kadar da tozlu olmadığını düşünmeye başladım, yine de ölümcül sıcak beni bunalttı. büyük han ve önceden katedral olan camilere gittik. caminin ismini hatırlayamıyorum şimdi, bilmem ne paşa camii olması lazım.

lefkoşa sokakları ve büyük han

camiye çevrilmiş olan katedral budur işte, hemen karşısında da kilise olarak yaşamına devam etmekte olan devamı var...

lefkoşa'dan sonra bu sefer maraş'ı ve terkedilmiş şehri gördük. orada fotoğraf çekmedim, herkes makinalarına saldırdı ama ne bileyim içimden gelmedi, gereksiz bir hüzün doldu içime. savaşın yaralarının halen ortada olduğu yerde içim karardı sadece sessizce izlemekle yetindim.

en son durağımız ise magosa'ydı. yemek durağımız da orası oldu. kıbrıs'ın şeftali kebabı meşhurmuş onu tadalım dedik, sipariş verene kadar sadece şeftali ile pişirilmediğinden bahsedildi. sipariş geldiğinde karşımızda sadece köfteye benzer bişi vardı. sonra anlattılar ki bu hayvanın midesinin mi bağırsağının mı doldurulması ile yapılan bir çeşit et yemeğiymiş, hayatımda ilk defa bu tarz bir şey yiyerek karnımı doyurdum, o pozisyonda yemek seçmek gibi bir lüksüm olmadığı da açıktı :)

magosa'da yemek yediğimiz yerin hemen karşısındaki ihtişamlı cami

burada biraz takıldıktan sonra namık kemal'in sürgün evine uğradık magosa meydanda biraz alışveriş yaptıktan sonra salamis harabelerine doğru yol aldık. harabelerin tarihçesinden bahsetmeyeceğim zira google'de aratarak rahatça ulaşabilirsiniz, ancak giderseniz gezin, açık hava müzesi gibi, sütunlar, anfi felan, güzel bir yer. yeni kazı alanları da mevcut, birkaç seneye toplam alanı daha da artar gibi duruyor.

bunlar da salamis'te çektiğimiz fotoğraflar, bir tane de kendi fotoğrafım olsun istedim aralarında

lafı çok uzattım farkındayım ama bu kadar zaman geçtikten sonra vakit bulup yazdığımdan beklemeye değecek bir yazı olsun istedim. olur da okumaya vakit ayırırsanız, okuduğunuz için teşekkürler. iyi dayandınız valla, çok çıkmamıştır tamamını okuyan bence, gerçi yine de çok belli olmaz :P


4 yorum:

  1. yazıyı sonuna kadar okuyan azimli genç ve dört yılını KKTC'de geçirmiş şahsiyet olarak çok duygulandım.bu arada taksi parası fena yükselmiş benim zamanımda 3 tl ye heryeregiderdik biz hem de limuzinle :) lefkoşa'daki selimiye camii , mağusadaki lala mustafa paşa...hep gothik bunlar...lala mustafa paşa onunde,gece vakti bankta oturup bira içmek şahanedir mesela :)

    YanıtlaSil
  2. ben camilerin isimlerini es geçmiştim özge, eklediğin çok şahane olmuş. işin kötüsü isimlerini unutmuştum da :) ve evet inanılmaz etkileyici binalardı hepsi.

    taksi fiyatları ise çok fena bir durum, o konuya hiiiç girmek istemiyorum :)

    ancak kıbrıs'ın iklimi son derece sert, ben sıcağı çok sevmediğimden ve yeşile gözümün aşina olmasından kıbrıs'ın iklimini inanılmaz yadırgadım. yeşil görünce yıllardır görmediğim dostu görmüş gibi sevinmem de bundandı :P bir de insanları yavaş yaşamaya alışmışlar, bir olayın hemen çözülmesinin beklenmesi karşısında afallıyorlar, hayata bakışları değişiyor :P

    YanıtlaSil
  3. haha!sen bir de libyayı gör :) daha sıcak daha tozlu insanlar daha ağırdan alır hayatı. cinnetleniyorum zaman zaman.acelen yoksa kıbrıs iyidir,şahane rahat yerdir.lefkoşa sınırından rum tarafına bakınca küfür edio sınır ötesindeki rum insanlar.aksion çıkıyo böyle bi de...

    YanıtlaSil
  4. valla istanbul insanı aceleci olur ama gereklidir de :) sunuma 15 dk kala yetişebildim girne'ye, o kadar ağırlık da fena :)

    libya'yı görmedim henüz, ama o da olur bir gün :)

    YanıtlaSil