16 Ocak 2010 Cumartesi

Loş bir karanlık

Karanlık sisli bir gece. Odada kalan son ampul, aplikteki. Aplikteki ışığın odayı kenarından ışıtması içeriyi loş bir hale sokuyor. Odada her şey görünüyor fakat ışığın yaptığı hileler ile bir farklı görünüyor sanki. Bir güzelleştirme çabası mı, yoksa gizleme çabası mı belli olmadan.

Odanın görüntüsü gündelik hayattaki gibi aslında. Ancak apliğin çabası onu farklı göstermek için. Zannediyor ki odaya getirdiği gizem, odayı farklılaştırdı. Sanıyor ki kendisi büyük bir şey, bir dokunuşu ile her şey değişti. Aslında sadece basit bir yalancı olduğunu biliyor, en az bizler kadar. Hiçbir şeyin değişmediğini biliyor. Şişmanlığını gizlemek için değişmediğini de biliyor. Şişmanlığını gizlemek için siyah giyinen birinden, çirkinliğini gizlemek için saçlarını uzatan birinden, ezikliğini kapatmak için entel takılan bir inekten farkı nedir ki? Yaptığı makyaj odadaki kanepenin üzerindeki yırtığı tamir etmedi ki, sadece çıplak gözle görülmesini biraz zorlaştırdı o kadar.

Odanın ortasında bir masa. Masanın üzerinde eve üç gün önce uğrayan evin sahibi Özgür Bey’in bıraktığı gibi duran, dibine vurduğu rakı şişesi, meze olarak rakıya eşlik eden beyaz peynir ve kavunun son damlaları... Yazın sıcaklığında üç gün bekleyen kavunun , peynirin kokusunu düşünebilirsiniz sanırım, anlatması biraz zorluyor insanı. Ancak bu kokuya aplikteki ampulun yapabileceği bir şey yok. İstiyor ki onu da örtsün, o ayıbı da kapatsın ama olmuyor ki elinden gelmiyor... O perdedeki yırtığı kapadım diye kasılan aplik, bu kokuyu da temizlese ya. Gösterse büyüklüğünü.

Apliğin suçu ne ki? Suç dışarı çıkarken açık unutan sarhoş Özgür Bey. Peki Özgür Bey’in özgürlüğünü elinden alan, o şişeye mahkum eden suçlu kim? Peki entel takılmaya mecbur bırakılmış ineğin suçlusu? Hele o kız tavlayacağım diye belinde durmayan pantalonu giyen, garip saç şekilleri deneyen çocuğu özendiren kim? Kim?

...

Güneş doğuyordu. Yavaş , yavaş ... Kanepenin üzerindeki yırtık yavaş yavaş görünmeye başlamıştı. Perdedeki yırtık artık bir gölge değil, bir gerçekti. Odanın dökülmüş boyası artık duvarda desen gibi durmuyordu, apaçık rutubetin boyasını döktüğü bir duvardı işte o. Aplik artık hükümsüzdü. Güçsüzdü. Aynen ineğin ezberlediği ansiklopedinin sayfaları dışındaki bir muhabbetin içinde boğulması gibiydi aplik. Aynen kız tavlamak için şeklini, şemalini kaydıran zibidinin babasından işittiği o küfürler sonrası girdiği ruhsal çöküntü içerisindeydi zavallı aplik. Oysa o kendi tercihi değildi ki! Ona o sarhoş açıl demişti, o basmıştı düğmeye... Kendisi istememişti ki. Belki de hep dışlanan kız da istememişti o kadar kilolu olmayı. Hep ona arkandan ağlar dememiş miydi annesi? Hiç ileride seni ağlatır dememişlerdi. O kızın kiloları onun isteği değildi belki ama hep yanındaydı bu gerçek. Aplikteki ampul da belkide yanmak istememişti, belki o pis kokulu ortamda da bulunmak istemezdi ama nereden bilebilirdi ki marketten alındığı zaman böyle bir yere gelebileceğini?

O anda Özgür Bey gelmişti eve, elinde iki gün yetecek kadar nevale ile. Poşetleri mutfağa bıraktı, ardından elinde ampul kutuları ile salona geldi. Uzun zamandır yapmadığı bir şey yapmış, eve ampul almıştı. Önce çalışmayan apliklerden birine ampulu taktı, ardından avizeye iki tane. Artık geceleri de gizlenemeyecekti salon. Artık ulvi görevi de kalmamıştı apliğin.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder