29 Aralık 2010 Çarşamba

öyle olmuş, böyle olmuş

çok acayip

bile bile yaşıyoruz hayatı. işin kötüsü o monotonluk zinciri de kırılmak bilmiyor arkadaş. istesen de fark etmiyor, muhakkak orada daha sert şekilde. bir iş, bir eş, bir uğraş sahibi olmak durumu o kadar kemikleşmiş ki, bir zaman sonra çingenelere özendiğini bile hatırlamaz oluyorsun ve dahi hatırladığında da şaşırıp kalıyorsun.

iki binli yıllarda bu olur mu cümlelerine, hala savaşmıyor muyuz, gören de bizi çok medeni sanacak ülen nidaları karşılık vermek, karşı tarafı şaşırtabiliyor. halen içgüdülerimizle ona buna yazma derdindeyiz, sırf ona buna bakmayan erkek, istiklal'deki travestilerin dediği ne biçim erkeksin sen yergilerine muhattap oluyor. insan dediğin sevişgen varlık ama olabildiğince bayağılaştırmak, tek geceye indirgemek de tuhaf, tam tersi de çok yoğun anlamlar da yüklemek garip. bilemedim yine paradokslara sürükleniyorum.

aşk meşk mevzularını, ferhatvari aşık olmaları, üzerine de kendini içkiye vurup evine gideyim mi ağbiiee'leri pek anlayamıyorum. anlatacak derdin varsa anlatırsın, karşı taraf da istiyorsa olur veya olmaz arkadaş, nedir her gece sarhoş olup başkasının arabasının plakalarını kırmalar.

tanımadığın birine yazmayı da hiç anlamıyorum, bir ortamda fiziksel olarak hoşlandığın biri ile tanışmak, ne bileyim. bi kere kafan uyuyor mu arkadaş, kimdir, nedir, in midir, cin midir. tuhaf yani!

bugün çok yorgundum, anlatacak kelimelerim de yok ilgi çekici olanlardan, öylesine yazıyorum işte. ben de bi acayibim, yazılırken sıkılan, aman niye yazıyorum diye düşünürken yazan başkası var mı bilmiyorum. aslında blogu kapatsam yeridir artık, ileride okurum abi falan diye düşünsem de, ne bileyim aslında buraya yazdıklarımı kimse okusun da istemiyorum. kimsenin bilmediği blog açmayı da beceremiyorum, onu da en sevdiğim insanların başında gelenleri üzerek yapıyorum ancak. kötü biri zannediyorum kendimi, düşününce o kadar kötü olmadığıma karar veriyorum, aslında iyi biri olduğum sonucuna varıyor düşüncelerim. peki o kadar iyiysem neden bunlar oluyor hep. bilemiyorum.

16 Aralık 2010 Perşembe

konu dışı

canım çok sıkkın şu an, hani nedensiz mutsuzluk vardır ya, işte o durumdayım sanırım. az sonra dışarı çıkmam lazım, sevgili okuluma gideceğim, gitmeden önce ufak bir işim daha var onu da hallederim sanırım. bakalım nasıl olacak bu muhteşem gün, genelde sıkıcı geçer bu durumlarda, hayatı ıskalamak gibi de düşünülebilir belki.

çok zor yazıyorum şu an, sırf yazmamış olmak için yazıyorum, burda noktalayım gitsin işte.

8 Aralık 2010 Çarşamba

demedim mi?

demedim. diyemedim değil de demedim işte.

girişte yazar ne anlatmak istiyor konusunu size bırakıyorum zira benim zerre fikrim yok. hayat monoton şu sıralar, teze yoğunlaşmam lazım ama bir türlü ilerlemiyor. kısfmet.

23 Kasım 2010 Salı

kolay, çok kolay, daha da kolay olacak...

ne zaman beden, vücut vs. muhabbeti olsa. çok dandik olm vücutlarımız, toprak su az da mineral geyiği yapardım, kendime göre samimiydim de.ancak iş ciddiye binmeden ne kadar kolay olduğunu anlamak ölümün o kadar da basit olamıyor. neden mi anlatıyorum bunları, anlaması çok basit tabii, ölümün kıyısına yaklaştım da geçen gün. yok kaza modunda değil, genel olarak benim mallığımdan :)

yazının bu noktasından sonra istifra eyleminden tiksinenler okumamalı, çok net. okumayın yani gerek yok, özet ölüyodum :P

efenim geçen gün, bayramın üçüncü günü olsa gerek, kaç günlük çalışma nedeni ile evde bulunmam sonucu çok fena canım sıkılmış bulunmuştu. sevgili biraderim de, bi arkadaşla buluşacağız hadi çıkalım dediğine tamam dedim. halbuki midem bulanmaktaydı ve evde kalsam şükela olacak vaziyetteydim, ama olur mu canım sıkılmış değil mi? neyse bari yürümeyelim dedi, ben yok çok sıkıldım illa yürüyelim diye diretince 10 dakikalık mesafeyi yürüyüp, terleyip, o ter üzerimde rüzgarla kuruyunca pek bir leziz moda geldim. ve dahi gittiğimiz yerde de dışarıda, rüzgarda oturup tam pelte kıvamına gelmiş bulundum. buralar çok önemli değil, üşüttüm, midem zaten bulanıyordu felan falan.

neyse gittiğimiz yerde dayanamayıp 2 defa istifra etmiş bulundum. sonra yok hacı bende acayip şeyler oluyor çıkalım burdan diyerek dışarı attırdım kendimizi. sonra yol boyunca 3 4 defa daha istifra ederek ev yolunu yürüyerek tamamladım. eve gelirken de misafir geleceğini haberini aldım abimden, ne o salladı, ne ben durumumu, ne olacaktı midem bulanmış, muhtemelen zehirlenmişim, geçer diye düşündük.

neyse eve geldik, ben kendimi yatağıma attım, ancak yatakta kalamadım sürekli banyoya koşarak istifra ediyordum ki, bir de buna farklı yollardan sıvı kaybı daha eklendi. yaklaşık 3 saatlik süreçte mütemadiyen sıvı kaybettiğimde, ki hakkaten oha bu sıvı artık nereden geliyor dedim, dedim yani. sonunda misafirler gittiğinde beni daha iyi bulmayı bekleyenler, morarmış dudak, titreyen beden ve yatakta kalamayıp sürekli banyoya koşar halde buldular. midem bulanıyor diye hiç su içmeyişim alkışlanacak hareket olsa da az bekleyişten sonra hastane yolunu tutmuştum.

ben bekliyorum ki, bir serum bir ilaç verecek beni eve salacaklar. herkes zehirlenmeyi öyle anlatmıştı bana, olm bi serum verdiler kendime geldim falan. tabi serumu verebilmek için damar bulmak lazımdı, ben su o kadar kaybetmişim ki, damarlar içeri kaçmış ve dahi sağ kolumu o kadar delmelerine karşın serumu sağa takamadılar. soldan delebildiler, olmadı el üzerinden deleceklermiş.

gittik, giderken emniyet kemerini takacak gücü bulamamamı, acile tekerlekli sandalye ile taşınmamı dip not olarak düşeyim buraya.

acile vardığımda bilincim yerinde olsa da, cevap verme ve görme konusunda sıkıntı yaşıyordum ve su kaybından tüm eklemlerim kasılıyordu. ellerim, suratım ve tırnaklarım da morarmıştı, ben bu morluğu çoook sonra farkederek, pis tırstım yalan yok. neyse gitik tansiyonuma falan baktılar 8 e 6 çıktı. ateşim ise 35 e düşmüş. neyse serum verdiler, sonra bi daha verdiler, sonra bi daha falan derken, kan tahlillerimin sonucu geldi ve böbreklerimin iflas etme aşamasında olduğu ortaya çıktı. doktor çok pis tırstı, ben zaten o sıralar cevap falan veremiyorum, abime fısıldıyorum ki, o iletsin diğerlerine diye. neyse sonuç olarak doktor kan değerlerin fena, tipin de kaymış zaten bu gece kal benle burda dedi, dedim seni mi kıracağım şekerim. o geceyi sabaha kadar serum ile geçirdim. ama nası bi bünye, sünger gibiyim, veriyolar çekiyorum, veriyolar çekiyorum :p bi taraftan mide bulantım geçti, 2,5 litrelik su içtim sabaha kadar.

sonra acilden odaya alınınca tekrar öltüler tansiyonu, bu sefer 6 ya 3 çıktı. ben sıkıldım yarın çıkarım di mi dediğim hasta bakıcının çok anlamlı gülüşü bu tansiyondan olsa gerek diye düşündüm. bi de söylemeyi unuttum taşikardi durumdaymışım sanırım, kal atışımı da yavaşlatamıyorlardı. nerede kalmıştım, çok acayip bi film vardı televizyonda trt kurban diye bi komedi yapmış, rastlarsanız izleyin cidden iyi.

bu arada, o serumu yüz defa bantlamaları, bu nası çıkacak lan korkusu sardırıyor bünyeye. yani eğer ıslatma tekniği bulunmasaydı, bugün acıdan ölmüş bi insan olabilirdim. çok korkutucuydu o aşama.

dün diğer tahlil sonuçlarımı da aldım, vücut toparlanıyormuş, doktor çok uyardı yine, geciktirme gel diye. olur dedim, seni mi kıracağım aaa :) bak böbrekleri zor kurtardık mal mısın olm falan dedi, başımı eğdim ne diyeyim haklı yani. ama iyileşiyomuşum, zaten iyiyi allah korur, kötüye de bişi olmaz.

sonuç olarak sabaha toparladım, kan değerlerim halen oturmuş değil, ama bugün işe gittim geldim, sorun olmadı, hatta gözetmenlik de yaptım. ama farkettim ki sabah sağlamken gece ölüm döşeğinde olmak, ertesi sabah da tekrar sağlam olmak mümkünmüş. siz siz olun zehirlendiyseniz, hiç sallamazlık yapmayın, gidin doktorunuza.

22 Kasım 2010 Pazartesi

mimlendim de bana mı mimlendim?

Pek sevgili dostum vladimir dedi ki, tulkasım seni mimledim canım, hah bundan sonra top sende, bu mime karşılık vermezsen de sana artık diyecek lafım yoktur bunu bilesin! hohohoyt, esasında böyle demedi, ama olsun ben öyle demiş gibim, saki iki gün sonra tez danışmanım beni beklemiyormuş gibi hemmen mimleme ekşınına giriştim. mimleme kolay iş de değil, aşağıda alıntı yaptığım kurallar var, onları okuyalım sonra da benim yazıma geçelim o zaman efenim...

Açık seçik ve net biçimde anlaşılır kuralları olan mim şöyle;

"Kitaplığınızın karşına geçin. Gözlerinizi kapatın. Derin bir nefes alın. Elinizi kitapların üzerinde gezdirin ve birini seçin. Şimdi gözlerinizi açın. Bir kitap seçmiş durumdasınız. O kitabı satın aldığınız ya da hediye gelmişte olabilir anı hatırlamaya çalışın. İlk kez okuduğunuzda neler düşünmüştünüz, hatırlayın. Şimdi sayfaları şöyle hızlıca bir dolanın ki, kitabın kokusu burnunuza gelsin. Evet, ne güzel bir koku bu! 55. sayfayı bulun. Sayfayı tekrar okuyun. Sayfadan bir paragraf seçin ve mim konusu olarak bunu blogunuza yazın. Daha sonra siz de arkadaşlarınızdan üç tanesine cevaplaması için gönderin.
Mim Kuralları:

1 - Mimlenenler mimi cevaplamak zorundadırlar, mim bozulamaz.
2 - Mimin bozulması teklif dahi edilemez.
3 - Mim yalnızca 3 kişiye gönderilebilir.
4 - Karşılıklı mimlemeler yasaktır.
5 - Mim, her bir blog için sadece bir kez cevaplanabilir.
6 - Mim kurallarının ilk 6 maddesi değiştirilemez."

Kitaplığımın karşısına geçtim, en önde yer alan abidik gubidik ders vs. kitaplarına gözümü kaydırmadan elime gelen ilk kitabı aldım, warcraft - büyük şef oldu şanslı talihli...



kitabın resmini de koyar, yazıyı daha havalı hale sokarım arkadaş, yapım bu benim.

şimdi bu kitabı nasıl edindim, açıklamam istenmiş. yıllar yıllar önce (hakkaten oldu 6-7 sene), fantastürk ile uğraşırkene site üzerinde kritiğini yapalım diye artemis yayınevinden yollamışlardı sağolsunlar. normal şartlar altında pek alacağım bir kitap olmasa da okumuş ve sevmiştim de. ne düşünmüştüm ilk okurken, ciddiyim hatırlamıyorum, ancak günde bitirdiğim kitaplardan olduğuna göre sevmişim demek ki...

elimi kağıdın üzerinde dolaştırdım ve sapık gibi hissettim. manyak mıyım abi ben, ne elliyorum kitabı öyle. hatta kokla demişler, kitabı burnuma da götürdüm, sonuçta yapmamız istenmiş yapalım değil mi? kokuyu sevdim ama yalan yok :)

Şimdi geldi alıntıya,

"İlk başta planı orku iyi eğitim görmüş, sadık bir köle ve eşsiz bir savaşçı olarak yetiştirmekti. Thrall'ı kendi halkını dize getirmesi için gönderecekti, tabii ki 'halk' bu beyinsiz, yeşil derili haydut çetesi için doğru bir isimse. Onlar yenildikten sonra kabileleri Blackmoore'un amaçları doğrultusunda kullanacaktı."

şimdi bana bu paragraf hakkında yorum yaptırmayın, fena mantık hatası var, pis dalga geçerim. kızanlar olabilir bana, kızmasınlar, genel olarak kitaba iyi dedik ne diyelim :))

şimdii sıra geldi mim kardeşliğine 3 kişi eklemeye... bozukyazacak, gündüz düşleri, lüfer kuşu demek istiyorum ve dahi dedim! yuppi. şu noktadan itibaren üzerimdeki mim yükünü atar, yarışmacı arkadaşlara başarılar dilerim.

15 Kasım 2010 Pazartesi

sakalların uzama ve tembel sakalının oluşması süreci

pek çok erkeğin sıkıntısıdır traş olmak ve genel olarak sevilmez. tabii ki traş sonrası boğazda ortaya çıkan kızarıklık ve sivilceler bu eylemi ızdıraba çevirmektedir, lakin tek neden bu mudur traş olmanın sevilmemesini gerektiren?

ademoğlu traş olduktan kısa süre sonra tekrar traş olmak istemez, bu nedenle 1 hafta kadar traş olunmaz. bu süreçte zamanın sonucu olarak sakallar baş verir ve belirli seviyeye gelir, bu an o keratin kökenli kıl yekünü kesilmiş kesilmiştir, yoksa tembellik edilirse, bir hafta daha uzayacaktır o sakallar. işte en teklikeli an o andır, 2. haftanın da sonunda o sakallar kesilmezse bu sefer duygusal bağ oluşacak ve alışkanlık oluşacaktır. konuşurken elin yanaklara, çeneye gitmeye başlaması bu sürece denk gelir.

ayağınızı bu noktada denk almalısınız!!!

kayış kopmakta, eğer 3. haftaya gelmiş sakallar kesilmemişse tebrik ederiz artık at hırsızı moduna gelmişsinizdir, çünkü suratınızdaki sakal ne top sakal, ne keçi sakalı ve dahi çember sakal değildir. bildiğin tembel sakalıdır ve kat suretle bakımlı değildir. artık boğazınızı, yanaklarınızı kaplayan ve özensiz şekilde saçmalamış bir sakalınız mevcuttur, tebrikler.

4. hafta oldu ve hala kesmediniz değil mi? artık kısa süre görüşmediğiniz, şehir dışından gelen arkadaşınız sizi tanımayabilir, abi ne oldu sana böyle diyebilir. siz tınmayın tabi, olm saçlar uzun dengeliyor deyin! nah dengeliyor afedersiz, at hırsızı diyorum, kaptan mağara adamı diyorum kime diyorum, tey teeeey!!!

işin özü 2. hafta oldu, at hırsızı kıvamı geri geldi, bayram sonrası kestim kestim, yoksa valla gidecek bunlar göbeğime doğru, bir de kilolu gösteriyor galiba be!

sevemedi istanbul ikimizi

şiir genel olarak ilgi alanım değil. bildiğim şiir sayısı da türkiye ortalamasının (ki türkiye'de herkes şairdir) yarısı ancadır. yıllar önde tdk'nın internet sitesinde dolaşırken (evet öyle tuhaf huylarım vardır, ben bile korkuyorum arada kendimden), tdk üyelerinin sayfalarına tıklayıp, karşılaşmıştım bu şiirle. o zaman bana çok anlamlı gelmişti. az önce aklıma geldi, sevemedi istanbul ikimizi diye arattım, seslendirilmiş versiyonunu bile buldum. demek ki, başkalarına da anlamlı gelmiş.

neyse sözlerini de yazayım tam olsun klişesine girişeyim ve belki de blogda yayınlanacak tek şiiri gireyim.

seninle hiç istanbulda olamadık
göremedi istanbul ikimizi

ne emirgânda bir semaver tüketebildik
ne aşîyanda hüzün
bir tepeden seyretmek için bu güzelim kenti
ne çamlıca kısmet oldu ne piyer loti
hiç bir vapur taşımadı bizi marmarada
bir güvertede seni
liseli aşıklar gibi dakikalarca öpemedim
ellerini avuçlarımda tutup ta içimi dökemedim

şöyle bir elimi atıp ta omzuna
kolun belimde
yürüyemedim seninle beyoğlunda
bir sinema ya da tiyatro koltuğunda
parmak uçlarıma değmedi dudakların
pasajda arjantinleri çekip
nevizadede bir iki tek atamadık
doyulmaz uykulara bir türlü yatamadık

seninle hiç istanbulda olamadık
duyamadı istanbul sesimizi

sahaflarda yorulup ta kitaplara bakmaktan
çınaraltında mola veremedik
karışıp çılgın kalabalığına kapalı çarşının
tadına varamadık bir öğlen rakısının
ya da sultanahmette bir müzeyi gezip
dostlara uğrayamadık
gülhaneden uzanıp sarayburnuna
intiharı düşünemedik enine boyuna
ne lâleliden geçebildik sevgilim
ne kendimizden
bir çalgılı kumkapı meyhanesinde
ağlayamadım doyasıya sımsıcak göğsünde
eski istanbulda gezdiremedim seni
yemişte, asmaaltında
ne kaldırımlarımı gördün ne çayhanelerimi
ne çocukluğumu bildin ne gençliğimi

seninle hiç istanbulda olamadık
saramadı istanbul hiç bizi

çılgınlar gibi dolanamadık otobüslerle
trenlere binemedik
bırak bütününü bu koca kentin
sadece bir tek semtin
içinde bile olamadık
istanbul hiç doymadı bize bir tanem
biz de ona doyamadık

vedat didari

13 Kasım 2010 Cumartesi

eskiler meskiler

hayat bi acayip, zaman sadece üstümüzü başımızı, tenimizi, içimizi değil her şeyi yıpratıyor, eskitiyor ve bir şekilde bazı şeyleri kopartıyor yerlerinden. sonbahar geldi mi yapraklar başlıyor teker teker yerlerinden ayrılmaya, gerçi o boşaltım hücrelerde birikme falan, tamam konuyu saptırmıyorum...

sözlükler vardır türkiye'de, ve muhakkak onların amansız takipçileri. benim her daim ilgimi çekmiştir sözlükler ve onların takipçileri. ekşinin varoluşu on seneyi devirmiş artık, vampircik bile oldu 5 yaşında... zamanında ekşi'de ekşi sözlük başlığına girer orada ilk entryleri girmiş olanların sayfalarına tıklar, haklarında ne yazılmış, nelerolmuş hayatlarındayı okurdum. o sıralar daha vampircik bebek kıvamındaydı... taaa 90ların sonu 2000lerin başında bir sürü yaşanmışlık gizlenmişti o entryler içerisinde, sonra bir bakmışsın iş, güç, tartışmalar vs. nedeniyle çoğu kopmuş gitmiş oradan. kimisinin evlilik haberine rastlardım, kimisinin işte güçte ilerlemesine...

lafın arasında vampircik dedim ya, şimdi bakıyorum da, vampircik'te de durum aynı. o ilk tanımları yazanlardan çook azı artık orada, iş-güç, tartışmalar derken, kadro yenileniyor dönem dönem. çok normal geliyor artık bu ayrılışlar, kendime bakıyorum, ilk dönemimle karşılaştırıyorum, kendimdeki değişim bile bir acayip. bazen bu değişim ürkütüyor beni, sanırım değişimsiz olmaz, hiçbir şey de aynen eskisi gibi kalmaz. insan mutluyken, kalsa ya böyle diyor ya, hep dursak burada, bırakmasak elini veya hep o manzara karşımızda olsa...

blog yazma nedenim de birazcık bu, kendimdeki değişimi gözleyebilmek. yıllar önce tuttuğum blogdaki tüm gönderileri silmeme çok üzülmüştüm üzerinden geçen yıllardan sonra. gerçi terazi burcunun muhteşem dengesizliğini taşıdığımdan yarın blogu komple kapatmayacağımın garantisi olmasa da, sanırım yazma nedenimi biliyorum ve sanırım artık yavaş yavaş dengeyi de buluyorum. eskisi gibi değilim gerçekten.

bakalım yarın neler değişecek?

8 Kasım 2010 Pazartesi

starbucks sandalyeleri

efenim beşiktaş starbucks bildiğiniz öğrencilerin kütüphane niyetine kullandıkları bir mekandır. bu sebep ile bulunduğum sürece oturmuş olduğum (ki uzun saatler etmekte) süpersonik rahatsız sandalyeler afedersiniz kaba etlerimin accayip derece acımasına vesile olmuş. bu muhteşem ayrıntıyı buradan paylaşıyor, kahve içeyim ama çok da şekerli olmasın dedikten sonra bana ne olduğunu bilmediğim ama pek sevdiğim bişi veren kasiyer hatun kişiye de buradan sevgilerimi yolluyorum. az dikkat edeydim sürekli içebileceğim bir içecek bile öğrenmiş olacaktım ahh ahh.

4 Kasım 2010 Perşembe

sen bu satırları okurken

evet, sen bu satırları okurken benim burnum tıkalı olacak. hastalığımı atlatmak üzereyim, artık başımın ağrısı çook azaldı, geçecek gibi. nezleydi sanırım, bu hastalığın üzerine bir de grip olurum tam olurç

bugün hiç hoş bir gün olmadı, olamadı... aslında nedeni birazcık benim ama oldun, hiç güzel değildi. yeni bir çantam ve yaka kartım daha oldu. ileride okursam diye kendimce şifreli yazdım. hohohoyt :)

geçen gün tez danışmanımı, oğlunu ve eşini gördüm rüyamda. işin garibi eşi ve çocuğunu hiç görmemiş olmam. aynı yaştaydık ve bi yere doğru kaçıyo muyduk, onlar beni mi kovalıyordu tam hatırlamıyorum. tek bildiğim danışmanımın ailecek rüyama teşrif ettiği.

bitti galiba diyeceklerim, nese ben yatayım artık.

30 Ekim 2010 Cumartesi

hastalık sezonunun ilk maçına çıkıyoruz hadi bakalım

başlamadan önceki not, valla bu yazılanları okumak hayatınıza bişi katmayacak. isterseniz okuyun bittabi.

bugün çok asosyalleştim, gezeyim biraz düsturu ile düştüğüm yollarda, hep evdeyim dışarıda oturalım olm sıkıntısı ile sahile sıfır yerde ilk önce çarpıldım soğuk rüzgara. nasıl da esti üstüme üstüme vicdansız, moda'dan boğa'ya çıkarken yolda öksürüyordum zaten. sonra nazım hikmet kültür merkezine gittim, ilk defa gittim ama pek sevdim, orada da içerisi kalabalık hem burası sahil gibi değil dışarıda oturalım dedim, aferin bana! bu arada bu esnada 5 senedir görmediğim arkadaşımın facebooktan doğumgünümü kutlamasının akabinde buluşalm ollm nerlerdesin yea dediğimiz için sonunda görüşebildiğimizi de eklemeliyim.

saatlerce dışarıda oturduktan sonra, yetmiyormuş gibi, alper'i aradım, geldi beni aldı haldun taner'in önünden. oradan caddeye geçtik, irem'le merve de geldi. orada içeride oturduysak da benim boğazlardaki yanma başlamıştı bile. oradan da alper'le patso yaptık, yıllardır yemiyodum, haklıymışım. zerre haz etmiyorum patsodan... fast food rejimim rezil oldu zaten son günlerde.

parastemanol al dediler, eve geldim aldım. ama halen bitkinlik mevcut ve öksürüz, burun akıntısı falan, fena hasta oluyorum gibi. hayırlısı.

29 Ekim 2010 Cuma

yok böle bişi

valla yok, misal ben şu an yokum, siz de yoksunuz zaten. bugün de yok, yarın da. valla yok, yemişler bizi hep. kandırıkçılıkmış bunların temeli, yok.

28 Ekim 2010 Perşembe

büyük aşklar kavga ile başlarmış

konunun tabiki de başlıkla alakası yok, zaten büyük aşkların kavgayla başlayacağına da inanmam. o kadar kalp kırıldıktan sonra ne aşkıymış, saçmalık. insanlar tanışmakta sıkıntı yaşıyor demek ki böyle gereksiz atraksiyonlara ihtiyaç duyuyorlar.

neyse konu bu değildi, bağımlılığım şahane aşkımla tanışmamı anlatıyordum. ilk defa kendisi ile bir zorunluluk sonucu tanıştım, ben kremalı içebiliyordum, krema kalmamıştı o gün ve kantindeki eleman da kremasız vermişti, işte ilk tanışmamız öyle oldu. ilk dudaklarıma değdiğinde bunun şekeri yetersiz dedim, gece de uyumadığımdan ziyadesiyle ihtiyacım vardı, ancak attığım bolca şekere rağmen kendisine zift dedim. zift!!! çok kaba, kendimi affedemiyorum.

ardından bir yıl kadar geçtikten sonra, bu sefer gecenin köründe uyumayayım diye krema katmayıp, şekeri de bıraktığımdan tüm çıplaklığı ile karşıma çıkmıştı. soğudukça midemi ağzıma getirdiği açıktı, ancak zamanla alışmadım değil.

başkaları olm senin içtiğin kahve değil makine yağı deseler de hiiiç umrum değil, sanırım artık bağımlı olma yoluna girdim, ama bence bu aşk. kremasız, şekersiz, mis gibi saf kahve. içerim...


25 Ekim 2010 Pazartesi

tuhaf yemek kültürü(m)

kimileri midye sever, tepsiyi kapatır yer de yer, kimileri kokoreç sever, kimileri et sever, vedat milor misali yağı arttıkça aldığı zevki artar, kimileri sakatat sever, işkembe olsun, beyin, dil ve benzerleri olsun yumulur, kimileri mantı sever bol bol yer ve kimileri de iskender sever üzerine de tereyağı ister. kimileri bunları ve dahasını sever tüketir, başkası yok ben pek sevmem dediği vakit sen de ne seversin ki zaten der, gerginlik yaratır... tuhaftır yemek zevki, tuhaftır karnıbahar sevmek ve tuhaftır kimilerince sebzeyi ete tercih etmek...

23 Ekim 2010 Cumartesi

iki burç arasında kalmak negzel bişi yarebbim

evet bugün benim doğum günüm ve evet farkındayım ki yaş epey ilerleme noktasına girdi. tevellüt kaç azizim modunda değilim, yoo beni yanlış anladınız kuzum hiiiç alakam yok öyle işlerle amma velakin, bazı şeyleri de kabul etmek lazım. artık mal mal kafa sallayacak, sürtecek yaşlarda da değiliz, zaman bir şeyler üretmeye başlama vakti.

dün arkadaşlarla kutladıktan sonra, esas doğum günüm olan bugün hiç tahmin etmediğim kadar kişi mesaj attı, hatırladı, aradı falan mutlu oldum ama :) bi de doğum günü kutlamıyorum ben olm triplerine girerim :P

bu arada başlığı açıklamayı unutuyordum, 23 ekim gibi güzel bir günde doğunca, terazi ile akrep burcunun ortasında kalınıyor efenim. eğer sabah doğduysanız terazi akşamcıysanız akrep burcusunuz. ben sabahçılardan olduğumdan terazi sınırları içerisinde kalmışım ama uygun fiyata akrebe de transfer olabilirim bana hiç fark yapmaz :D

22 Ekim 2010 Cuma

teoman, daha 17 felan

teoman ile epey vakit önce tanıştı tüm türkiye ve bendeniz. kendisine has kelimeleri ile yumuşak yumuşak şarkılarını söylemeye başladı ve genel olarak hatun kısmının ilgisini ve hayranlığını da kazandı. sanıyorum ki kendisini fark ettiğim dönem lise dönemine denk geliyor, tabii biz o sıralar lise ergenliği isyanından olsa gerek kendisini beğenmedik ve daha kelimelerinin anlamını bile düşünmeden bokum gibi olum onun sözler diye taşladık durduk.

şimdilerde bakıyorum da bazı şarkılarında adam baya baya beni anlatıyormuş. işin garibi yakınlık da duyuyorum öyle olduğunu fark ettiğimde, demek ki neymiş algı dediğin olay da değişebilirmiş.

17 Ekim 2010 Pazar

bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir

evet bunu farkettim ben, gerçi farkedeli çoook zaman oluyor ama şu sıralar daha bi sert vuruyor yüzüme yüzüme. elime bir makale alıyorum, adam problemi simpson yöntemi ile çözmüş, o ne be diyorum aratıyorum bin küsür makale çıkıyor, başka bir makale alıyorum bilmem ne yöntemi diyor, onu aratıyorum o da aynı şekilde. sonra neyse okuyayım diyorum, anlamıyorum.

bu böyle sürüp gidiyor, sonra bir makale alıyorum tamamı ile anlıyorum mutlu oluyorum, ardından başka makale geliyor yine çözümü anlamıyorum abstractını okuyorum, sadece okumuş oluyorum. ve benim günlerim böyle geçiyor. sıkılıyorum. bunalıyorum ve dahi bu gerçekle inatla yüzleşiyorum.

bugün ben apaçi olmak istiyorum dedim, bana güldüler ama ben gerçekten apaçi olmak istiyorum. apaçi milli marşı ile delicesine dans etmek, dertsiz tasasız yaşamak istiyorum. dretzner kimmiş, bu yöntemleri nasıl kullanmış diye dert etmektense, arkadaşlarımla dışarı çıktığımda bu yöntem nasılmış diye düşünmek yerine mahallenin güzel kızına yavşamak istiyorum. yılbaşında taksime gidip sap sap takılmak, manitamın tüm dünyam olmasını istiyorum.

şimdi düşündüm de, apaçi olmak istemiyorum, çok sıkıcı hayatınız varmış olm.

16 Ekim 2010 Cumartesi

asosyalliğim üzerine

hayat beni yormaya, ben de yaşlanmaya devam ediyorum :P

cuma günü iş çıkışı, hemen hemen herkeste araba bulunduğundan ve epeydir de dışarı çıkmadığımızdan hadi akşam etkinlik yapalım dedik. ancak sonra fark ettim ki, okumam gereken dünya kadar makalem var ve bu hafta da danışmanım ile görüşmem var ve bizimkilerle yazdığımız bildirinin de literatür kısmı bana kalmış durumda bu nedenle var olan makalelerim kadar ek makalelerim de var okunacak. bunun üzerine dedim ki, sevgili alperciğim, benim böyle böyle durumum var ben akşam gelmesem :) yahu su burcu erkekleri ne acayip, adam kız gibi trip attı yahu :) alper valla tekrar çok özür buradan, söz telafi edeceğim bunu, bak bu blog yazısını yazarken bile hemen yanımda makale açık, inanmıyorsan başlığını yazayım :P hahha

neyse ne diyordum işte baya bi asosyal oldum ben ki yarını da evde makale okuyarak geçirmeyi planlarken bikaç saat önce özgür aradı dedi ki ben yarın istanbul'a geliyorum. vauuwww tepkisi ile birlikte şahaneymiş gel tabi ya takılırız dedim, ki bunları derken böhühüü aslında dünya kadar okumam gereken şey var düşüncesi vardı. özgür'ün gelmesine çoook sevinmekle beraber yarın dışarı çıkacağım için bana girecekleri düşünerek kederleniyorum. yarın one day in istanbul projemizi yıllar sonra gerçekleştiririz sanırım, olmadı başka bişiler buluruz yapacak çok da dert değil hani, arkadaşım geliyor taaa keşanlardan yapacak şey mi bulamayacağız hem. okul bitti biteli bir türlü görüşememiştik fena özletti zaten.

ama bu asosyallik durumu cidden kötü oldu, halbuki önceden giydiğim tişörtün üzerinde yazarken espriliydi, komikti. böyle gerçekleşmesi hiiiç hoş olmadı canlarım. ne yaparsınız hayat işte ve hayat neden beni yoruyorsun?

12 Ekim 2010 Salı

toka

hazır hızımı almış, her gün yazmaya başlamışken, bu gereksiz bilgiyi de yazayım günlük niyetine...



konumuz toka. uzun zamandır (bir ay benim için gayet uzun) tok aramaktayım ve bir türlü de klasik lastik toka bulamamaktaydım. (evet saçlarım uzun, 3 metreyim, çok yakışıklıyım. hahaha nası olsa görmüyorsunuz atış serbest) geçen gün servisten inmiş eve doğru hareket ederken, saçlarımı kestirmeden önce alışveriş yaptığım yer aklıma geldi ve toka istiyorum, lastik, siyah gibi yavaş yavaş istediğim özellikleri sıraladım. cevap bile vermeden yere yakın şekilde bulunan ve içerisinden istediğimi seçmem gereken toka havuzunu gösterdi tezgahtar, hakkaten çok nazikti.

o sırada içeride yılların tecrübesini aldığını düşündüğüm ablam anlatıyordu

- bilmem ne mado'da çok takıldık, garsonları artık hangimizin hamile olduğunu, periyotlarımızı falan biliyolardı

tandanslı bir cümleyi kurduğunda, anaam dedim, nereye düştüm ki ben? insanları etrafına toplayıp yapılacak muhabbet mi bu? bir de hamileliklerimiz nedir yahu? bu kadar sık hamile mi olunur? korunma denen bir şey var, madem o ekşının piri oldum modundasın, bunu da bil be kadın! dumura uğrattın beni...

ve son olarak son günlerde aktif olarak yazmaya başlamamdan sonra, gerek yorumları ile gerek ise blogu takip etme ile beni motive eden tüm dostlara teşekkür ederim (iki damla göz yaşı, beni sizler var ettiniz). cidden yorumlarınız çok keyifli oluyor, aaa kim ne yazmış diyerek açıp hemen okuyorum, hemen de cevap veriyorum zaten görmüşsünüzdür. bu sıra bol bol yazasım var, siz de okuyun, yorumlayın e mi? :)

11 Ekim 2010 Pazartesi

masal kahramanlarına aşık olmak

geçen öylesine tanıştığım bi arkadaş ile uzuun uzun woody allen'den neden nefret ettiğimi konuştuk. lafın arasına tarantino'dan ne kadar hoşlandığını yaptığı filmlerin ne kadar güzel olduğunu da sıkıştırdı, haliyle ondan da zerre haz etmediğimi söylemek durumunda kaldım da, şaşakaldı. halen sinsity de ne anlattığını anlamamış veya anlamak istememiş bir birey olarak tarantino'nun yapımlarını gereksiz abartılı bulma eğilimimi sürdürüyorum, allen'in ise bir komedi bir ironi dehası olduğuna zerre katılmamak ile birlikte, gereğinden fazla abartıldığını da düşünüyorum.

tim burton insanıyım ben, işin garibi daha tim burton ile tanışmamış iken burton'dan mı esinlendin denilen hikayeler kaleme almış olmam, kendisine antipati ile yaklaşmama neden olsa da kendisi ile tanıştığımda çok haksızlık ettiğimi anlamış oldum. hatta kendisinin hikaye kitabı da kütüphanemde mevcut, kitap için de aydil'e çok teşekkür ederim :)

efenim gereksiz hayal gücüm yüzünden, burton'un filmlerindeki karakterler başta olmak üzre, pek çok masal karakterine ani aşık olmalarım vardır benim. misal o corpse bride filminde ben o zibidinin yerinde olsam kesin ölü gelin'i bırakmazdım, çok fenaydı ben. the nightmare before christmas'ta da o hatun kızımıza aşıktım film süresi boyunca, allahtan film bitince etkisi geçiyor da normal yaşama adaptasyonda sıkıntı çekmiyorum. woody allen'in annie hall filminde de o kızcağıza çok üzülmüştüm, garibim tipsiz ve kompleksli woody'nin eline düşmüştü işte bir şekilde, gözümde allen tamamen o karakter gibidir bu arada...

hayat romantik komedi tadında olsun, sonunda herkes mutlu olsun istiyorum.

10 Ekim 2010 Pazar

james blunt, seni bulacammm olum!!!

şu sıra bol bol yazasım var, belki de blogu en verilmli ayını yaşıyor, otobüste, dolmuşta, vapurda, serviste bişiler oluyor ben bunu yazsam ya diyorum. geliyor eve ya sözlüğe ya da bloğuma çiziktiriyorum artık, pek adetim değildi esasında böyle şeyler ama değişim gözlemlenmekte efenim. neyse konumuz james blunt.

daha önce bir şarkıcı hakkında, bon iver hakkında yazmıştım, ki kendisinden hoş cümleler ile bahsetmiştim. yani tamam genel olarak çok hoş cümleler olmayabilir, ancak yine de fena olmayacak cümleler de vardı içerisinde.

şimdiki konumuz ise james blunt, ki kendisi benim açımdan genel olarak goodbye my lover'dı. ki o şarkı ile de hoş anılarım yoktur bi ara anlatmam sanırım neler olduğunu da :D neyse efendim, her zamanki gibi bilgisayarıma oturup winampımı açtım, evet winamp yıllardır değiştirmediğim, çok sevdiğim programım ve evet o yeşil iğrenç renkli temasını kullanıyorum!!! evet çok muhafazakarım kime ne :) neyse hayko cepkin'de kalmış, kendisinden haz etmediğim için hemmen durdurdum şarkıyı ve biraz aşağı indirip rastgele tıkladım, sonra tabii ki bana ifade ettiği goodbye my lover'a denk gelmiş, ülen humm falan diyerek değiştirsem mi, değiştirmesem mi bilemediğim noktada aman kalsın ne olacak diyerek kendi işime döndüm. kendi işim dediğime bakmayın yav goygoy, geyik işte.

neyse efenim bu ilk şarkı zaten hoş olmayan anılara bi götürdü beni, ardı sıra gelen şarkılar ise henüz dışarıdan içeri girmiş ve neşeli olan bünyemi aldı, karamsar, lisedeyken malca aşık olduğum günlere götürdü, baya baya melankoliye bağladım, ki genel olarak duygusallıkla pek alakasız olarak tanımlanan bendeniz bu moda girdiğinde, noluyo lan tepkilerini vermedi değil. bir miktar daha devam ettikten sonra napalım dinleyelim bari şeklinde devam ettim, aklıma bahar hep bunları mı dinliyo lan diye gelmedi de değil. hahahah, acaba okuyacak mı, okumazsa da unutmazsam ben söylerim :D yok görünce direk söyliyeyim yoksa kesin unuturum :D

ne diyodum yine dağıldım, böyle bi adammış işte blunt. dinlemeyiniz efenim, hiç gerek yok.

9 Ekim 2010 Cumartesi

kıbrıs kııbrıs

yok o bodrum bodrum ya neyse...

efendim geçenlerde kıbrıs'a yolum düştü, yavru vatanı görmüş oldum kısacık da olsa. kısacık 4 güncük ama 4 günde görülebilecek bir yer kıbrıs ve eğer 5 yıldızlı bir otel değilse gittiğiniz yer ve gidişinizin iş güç ile ilintisi var ise pek çok şey görme imkanınız oluyormuş.

sakin dostlar anlatmaya başlıyorum işte. uçağım sabahın 6 40 ındaydı, tabii ki erkencecik gittik, öyle bekletme gibi huyum yoktur erkenden gider zamanında bulunmam gereken yerde olurum. gerçi uçak için çok önemli değil yetişemezsen yakın arkadaşların gibi beklemez seni, basar gider kendisi.

uçuş yaklaşık 1 saat 10 dakika sürdü hatta daha da çocuk olmuş olabilir. ilk defa uçağa bildiğimden bir miktar gerginlik durumu olması gerekirdi, zaten kimle konuştuysam ilk defa yahu, ölebilirim, hakkınızı helal edin modunda muhabbetleri gerçekleştirdim, ancak uçakta yolculuk boyunca cool tavrımı kaybetmedim. hatta paraşüt yerine teklif ettikleri ipini çekince şişen, çekince şişmezse su yatağı gibi üfleyerek şişirmeniz gereken zıvırtıyı gördüğümde bile uzaklara bakar karizma yapar tavrımı bozmadım.

neyse yolculuk planlanıldığı gibi ve sorunsuzca geçti ve kıbrıs'ta ercan havalimanına indik. buraya kadar hayat bize güzeldi, böyle neşeli tavırlar, turist tripler falan, şahaneydi. indiğimizde ise kıbrısta okuyan ve taksinin pahalı olduğunu söyleyen genco bize bi dışarıda otobüs var mı bakın dedi, yemin ediyorum neden bahsettiğinden zerre anlamamış, burası kıbrıs her şey sıkıntı söylemini de abartı bulmuştum. bavullarla çıkıp girmesi zor olduğundan murat dışarı çıktı ve otobüsü buldu, ancak otobüsün 9 30 da kalkıyor olması ve bu otobüse 2 saat olması bizim açımızdan sıkıntı yaratan bir durumdu, her neyse dedik girne amerikan bizi burada bırakacak hali yok ya, bir servis gelir bizi götürür umudu, mülteci gibi kapısının önünde 2 saat oturduğumuz ercan havalimanının önüne kayboldu. saat 9 u 25 geçe gelen servis 12 de gitçem ben yeaa diyerek zaten küfürlerimizi kazanırken, kıbhas denilen türk elçiliğinin verdiği ve öğrencilerin taksiler tarafından düdüklenmesini engellemeyi amaçlayan servislere yönelmiştik. saat 9 30 da normal saati olan ve 9 u 40 geçe yolcuların e hadi gidelim artık hezeyanlarına 10 da kalkıyok ama hadi size acıdık diyen artislik peşindeki şoför tarafından hareket ettirilmesi ile sinirden kendimizi parçaladığımız kıbrıs ile tanışmamızın ilk dönemlerini tamamladığımız umudu ile hareket ettik.

yolculuk boyunca lefkoşa'nın iç kısımlarını ve girne'ye uzanan yolları gördük, trafiğin akış yönünün tersliğini garipsedik bittabii, ancak yolun ortasında bulunan yola çöp atmayın yazısını, bu yazıyı gördükten sonra ilgilimizi çeken leş gibi yolları, gecekondu gibi bakanlık binalarını, her köşede araba satan dükkanları, kuraklıktan çatlamış toprağı ve heryerin tozlu olduğunu da gördük. bunlar sadece ilk defa karşılaştığımız ve çok güzel olarak hayalimizde canlandırdığımız kıbrıs'ta karşılaştıklarımızdı.

yolculuk 1 saatin bir miktar üzerinde sürdü ve girne'ye geldik, muhteşem toplu taşıma ağı nedeni ile oradan okula taksi ile geçtik. girne lefkoşa arasının 150 lira civarında yazağının söylenmesi nedeni ile binemediğimiz ve çoook fakir hissettiğimiz kıbrısta girne'de ilk defa gergin şekilde taksiye binebildik. 15 lira ödeyerek 10 dakikalık yolu tamamladık ve uçaktan indikten sonra 4 saatten fazla zamanımız olan sunumumuza ucu ucuna yetiştik, bavulları sunumu yapacağımız salonun arkasında tutmamız, üzerimizi ise gaü tv'den sorumlu hocanın odasında değiştirmemiz ve hatta sunumda takım elbise giymem önemli noktalar.

sunumdan sonra odamıza yerleştikten sonra ne kadar yorulduğumu farkettim, bu nedenle emre'nin sunumunu da kaçırdım, o da benimkini kaçırdı gerçi...

Girne'de sokaklarda karşılaştığınız sıradan yapılar (fotoğraf çekerken, ne çekiyo bu delioğlan diye bakıyorlardı, ne diyeyim adamlar alışmış, ama çok güzeller be)
bunlar da Girne sahilden, ev tiplerini cidden çok sevdim...

neyse girne'de ikinci günümüzde akşam dışarı çıktık ve lefkoşa'dan daha göze hoş geldiğini farkettik. girne kalesi'nin karşısından karşısından rıhtımda mendireğe doğru yürümek çok güzeldi, bol bol da fotoğraf çekildik oralarda... pek de güzel esiyordu, saçlar başlar havalar da uçuşa uçuşa çekildik resimlerimizi de şükelaydı valla... ben girne kalesi'ne gitmek istediysem de murat zaten yarın topluca rehberle gezeceğiz o zaman zaten geliriz, ne gerek var şimdi, zaten çok yorgunuz diyerek aklımı çeldi. söyledikleri mantıklıydı gezdirirlerdi elbette, ama ne oldu, gezdirmediler ve ben girne kalesinin içerisine girememiş oldum. altlarında falan dolaştım evet hatta resim falan da çekildim ama üzerinden bakamadım akdeniz'e...

üzerinden manzarayı izleyemediğim girne kalesi

sonra acıktığımızı farkettik. şehri sokak sokak gezerek her tarafını görmek istediğimden derinlerine doğru yürümeye başladık, önceden han olarak kullanıldığını düşündüğüm bir yer ve karşısındaki camiden ağrı sahilden önce merkeze, sonra da daha derinlerine doğru yürümeye başladık şehrin. yani yürümeye başladım diyorum ama çok da yürüdüğümüzü düşünmeyin, ufak bir sahil kasabası görünümüde girne. istanbul'dan dünyanın herhangi bir yerine gitmedeki sakınca bunlar hep, her yer ufak kasabalar...

neyse yemek yemek istedik ama içerideki tüm restoranlar kapanmıştı, insanların ehl-i keyif olduklarını daha anlatmadım hiç değil mi? :) her neyse olm kesin aç kalıcaz bu yaban ellerde derken karşımıza otoparkın bulunduğu yerin orada ufak bir büfe gibi bişi bularak karnımızı doyurduk. pek leziz yapmışlardı tavuğu, o kadar da güzel süslemişti ki ustam ellerine sağlık bir daha :) tabii ki orada yemek yerken de hemen beni bir kedi buldu ve yediklerime ortak oldu. her ne kadar olm bak gurbetteyim yediğim yemek miktarı kısıtlı desem de dinletemedim, yok illa yiyecek, ne yapalım paylaştık biz de. ama eminim karnı benden tokmuştur...

işte yemek böyle geldi, pideyi üzerine kapatmıştı, sırf tarzsın abicim yeaa. işte bizim afacan da bu, kerata böyle masum masum durdu kaptı yemekleri... kol bana ait değil bu arada :)

yemeğimizi de yedikten sonra dolaşıp dolaşıp odamıza döndük, sonra da bayılmışız zaten....

ertesi gün kıbrıs turu olacaktı fırsat bulup kayıt yaptırmadığımızdan sabah gitmek istediğimizi bildirdik, onlar da gelin tabii dediler, bu sayede kıbrıs turumuz da başlamış olmuştu. uzun uzun yolculuk yaptık ve lefkoşa'ya gittik. hani o ilk geldiğimiz gün tozlu topraklı olarak gördüğümüz şehir lefkoşa. ikinci gidişimizde şehrin merkezinde dolaştığımız için o kadar da tozlu olmadığını düşünmeye başladım, yine de ölümcül sıcak beni bunalttı. büyük han ve önceden katedral olan camilere gittik. caminin ismini hatırlayamıyorum şimdi, bilmem ne paşa camii olması lazım.

lefkoşa sokakları ve büyük han

camiye çevrilmiş olan katedral budur işte, hemen karşısında da kilise olarak yaşamına devam etmekte olan devamı var...

lefkoşa'dan sonra bu sefer maraş'ı ve terkedilmiş şehri gördük. orada fotoğraf çekmedim, herkes makinalarına saldırdı ama ne bileyim içimden gelmedi, gereksiz bir hüzün doldu içime. savaşın yaralarının halen ortada olduğu yerde içim karardı sadece sessizce izlemekle yetindim.

en son durağımız ise magosa'ydı. yemek durağımız da orası oldu. kıbrıs'ın şeftali kebabı meşhurmuş onu tadalım dedik, sipariş verene kadar sadece şeftali ile pişirilmediğinden bahsedildi. sipariş geldiğinde karşımızda sadece köfteye benzer bişi vardı. sonra anlattılar ki bu hayvanın midesinin mi bağırsağının mı doldurulması ile yapılan bir çeşit et yemeğiymiş, hayatımda ilk defa bu tarz bir şey yiyerek karnımı doyurdum, o pozisyonda yemek seçmek gibi bir lüksüm olmadığı da açıktı :)

magosa'da yemek yediğimiz yerin hemen karşısındaki ihtişamlı cami

burada biraz takıldıktan sonra namık kemal'in sürgün evine uğradık magosa meydanda biraz alışveriş yaptıktan sonra salamis harabelerine doğru yol aldık. harabelerin tarihçesinden bahsetmeyeceğim zira google'de aratarak rahatça ulaşabilirsiniz, ancak giderseniz gezin, açık hava müzesi gibi, sütunlar, anfi felan, güzel bir yer. yeni kazı alanları da mevcut, birkaç seneye toplam alanı daha da artar gibi duruyor.

bunlar da salamis'te çektiğimiz fotoğraflar, bir tane de kendi fotoğrafım olsun istedim aralarında

lafı çok uzattım farkındayım ama bu kadar zaman geçtikten sonra vakit bulup yazdığımdan beklemeye değecek bir yazı olsun istedim. olur da okumaya vakit ayırırsanız, okuduğunuz için teşekkürler. iyi dayandınız valla, çok çıkmamıştır tamamını okuyan bence, gerçi yine de çok belli olmaz :P


8 Ekim 2010 Cuma

bugün itibariyle yaşlandım

son 10 gündür yok lan son bir aydır falan kesintisiz çalışıyorum. buluyorum bir şeyler, şunu yapalım abi, yok lan bu da süpermiş hadi buna da bulaşak kanka modunda oradan buraya, buradan oraya bir şeyler buluyorum işte. sonuç ne son 1o gündür acayip bir baş ağrısı, muhtemelen bozulmaya başlayan gözler ve bugün tez danışmanımın, sen yaşlanmışsın ya söylemi. şaka sandım başta yok yok çökmüşün biraz dedi, dedim hocam olur o kadar falan uyumadım kaç gündür, arada da verdiklerinizle uğraştım yarın sempozyumda da sunum var vs. işin özü neden kastım bu kadar be blog, 5 yayın çıkmış bu sene, 10 mu çıkacak toplami ya sonrası? sağ baldırım ağrıyor şu an, o ne alaka lan?

hoca çökmüşün deyince 3 kilo verdiğimi anlattım, niye ki falan dedi, istemsizdi halbuki. ev dönüşü markete uğrayıp abur cubur doldurdum sepete, sanki çok bi işe yaracakmış gibi. elimi yıkarken aynada saçımda beyazlar gördüm, ulan harbi ölüyorum ben derken baktım ki ışığın yansımasıymış, sevindim...

ama kendimi hiç iyi hissetmiyorum şu an, keyifsizim. yarını da atlatıp 3 5 gün hiiiç umrumda olmayacak bir şey. takılcam öyle, akşamları da çıkarım anasını satayım, gençleşirim işte o zaman.

2 Ekim 2010 Cumartesi

bon iver ne şükela insanmışın sen esasında

yıllar yıllar önce, şaka lan geçen sene

last.fm'de bu sıralar kim popülermiş diye bakarkene, ki nası kapadığımı da buralarda yazdıydım, borsanın spekülatif hisseleri gibi fırlamış olan bon iver agayı görmüştüm, tabi o kadar dinleyeni olduğunu görünce petrol kuyusu bulmuş arap gibi sevinmiştim. aslında böyle bi tabirin kaynağının üzerinde an itibari ile oturmaktayım, başbakan da duymasın arap kelimesinin farklı anlamlarına kızıyor felan, papaz olmayalım.

neyse ne diyodum işte ben bu elemanı görünce allahım süper bi şarkıcı heralde diyerek dinlemeye başlamıştım ki o zaman bu mu len bu kadar dinlenen diye afallamıştım. bildiğin paso aynı ritimler, monoton sıradan bir ses, amerikanların country dediği bi tarz, bi gitar bi adam işte. bu arada onların countrysi bizim halk müziği lan adamların aşık veyseli bruce springsteen anasını satayım, ha şimdi bruce'yi sever misin diye sorsanız he demem ama ne bileyim lan adamların kamyoncularının dinlediğine bak. rock'n roll olsun blues olsun akla gelince ister istemez karşılaştırma yapıyor insan, yine de benim sadık yarim kara topraktır heralde be, dinlemesek de sever edebiyatı yapmak lazım ara ara, sonra insanlar kızıyor taşlarlar alimallah...

biliyorum konu dağılıyor ama kimene abicim blog yazıyoruz istediğimiz kadar da uzatma hakkımız olsun değil mi?

ne diyoduk bon iver diyorduk... işte ben baktım bu adamda benim seveceğim parıltı yok, hadi sen yoluna ben yoluma diyerek yollarımı ayırdım. ha eleman için de tın tındır ya neyse. işte bugün yoğun baş ağrımın yanında napak müzik dinleyek dedikten sonra bir miktar ondan bundan dinledikten sonra aklıma bu eleman geldi, bş açtım. off ki ne off demek ki adamın olayı buymuş tespitinde bulundum. başım ağrıyor böyle dingin bi hava lazım bana, bol bol dinlendirecek kasmayacak bişiler bon da bunu sağladı sağolsun bol bol dinledim hatta hala dinliyorum re: stacks çalıyor şimdi sonra team ve flume çalacak ve hatta ardından da woods ve for emma çalacak. emma kim acaba? neyse sapıtmayalım. böyle baş ağrırken falan iyi dinleniyo dedim ya, demek ki dünyanın başı ağrıyomuş normal şartlar altında (20 küsür derece santigrat mıydı neydi, allahım ne gereksiz bilgiler) dinlenecek bişi değil zira...

öyle tespit dolu saçma sapan kritiklerle dolu bi yazı oldu, kimsenin işine yaramayacağını bile bile yazdım, yaramaması çok da umrumda değil, bişeyi işe yarasın diye yazmak zorunda mıyım ya? sanat benim içindir bundan mütevellit.

23 Eylül 2010 Perşembe

çeşitlemeler

çeşitlemeler diye başlık olur mu, oldu. aslında haber çeşitleri, çeşitlilik vs. de denilebilirdi, aslında denilmese iyiydi ama türkçeyi katlettik bi kere, olsun varsın

efenim naptık, nettik dersek, yeni eğitim öğretim yılını açtık bakalım. bugün sınav falan yaptık hatta, tezimi de aldım. konum da belli, zaten hocayla bi dönemdir çalıştığımız konu bir dönemde tamamlamaya çalışıyorum ama bakalım valla kısmet bu işler. gis kullanmayı bilen varsa ve benimle bildiklerini paylaşırsa ne dua ederim bi bilse var yaaa...

bu arada akademik çalışmalar tam gaz sürmekte, ekonomi için muhteşem bildiri üçlümüz ile çalışmaları tamamladık, ve 3 bildiriyi yolladık bakalım ne cevap verecekler. bu arada efenim, sciencedirectteyim artık :) uluslararası konferansın kitabı sciencedirectte de yayınlanacak ve bu sayede tüm dünyadan erişilebilecek bir makalem var artık, bir de konumu zamanında beğenmeyenler, gülenler olmuştu. bir ulusal bi uluslar arası yayın çıktı :) selam edeyim onlara bunlara o zaman, gerçi bu yazıyı hayatta okuma şansı yok ama en azından içimda kalmasın.

keyfim yoktu bugün hoş olmayan şeyler oldu, sonunda da bu güzel haber geldi bi karmaşığım bu akşam yani bilemedim.

son olarak memsaları sattım, bunu da tarihe buradan not düşeyim :)

sevgiler blog.

8 Eylül 2010 Çarşamba

üşenmek

bazen ciddi manada üşenmeye bile üşeniyorum. abime şunu benim için yapar mısın diye sorduğumda bazen şok olmuş gözlerle bakıyor. ama bazen, cidden bak.

4 Eylül 2010 Cumartesi

her şey boş galiba?

ani bir haber her şeyi karıştırıyor zaman zaman. insanın sevdiklerinin yanında olabilmesi çok önemli, bazen istediğin kadar yakın olamamak da zormuş. üzgünüm, kaç gündür canım sıkkın. dua ediyorum, iyi olacak her şey.

27 Ağustos 2010 Cuma

uykulu gözlerle

saat henüz 12 'yi göstermedi, ancak benim beden benden geçeli 1 saat kadar oluyor. koltukta uzanıp, internet aleminde bir oraya, bir buraya sürüklensem de, esasında ne okuduğumu anlıyorum, ne de gördüğümü gerçekten görüyorum. uyuma vaktim çoktaaaaaan gelmiş benim. erken yatmama direnişi de, hayır, ben istersem eskisi gibi gecenin istediğim vaktinde uyurumu gösterme çabası olabilir. sabahın 7 sinde kalkan birinin bu çaba içerisinde olması, garip bir şekilde başarması da tuhaf. diğer cuma günleri genelde 3 - 4 gibi yatmam ve bu yatışlardaki son 3 saati yakaza modunda geçirmem de, ciddi şekilde yardıma ihtiyacım gerçeğini ortaya çıkartabilir.

her neyse, ne demek istediğimi bilmiyorum, öylece girdim, aslında vauuw ben bi buçuk aydır yazmıyormuşum be hacı modunda girecektim olaya, ancak yaza yaza aa saat de kaç olmuş aslında şu saatte yatarım ben modunda saçma bir girişle sonuçlandı girizgahı toparlama çabam. halen şaçmalıyorum farkındayım, amaaaaaan ne fark eder gerçi. canım sağolsun.

ne oluyor hayatta? bişi olduğu yok esasında, birinci sınıfların danışman hocası olarak atandım, gerçi tek değilim pınar ve yenilerden bi asistan daha olacak yanımızda. ders kaydı şusu busu ile uğraşıyor olacağım önümüzdeki bikaç hafta. bundan başka ne oldu, ilk bildirim kabul edildi, eylülde kıbrıs'tayım, uçak korkum pörtledi. tırsıyorum. otobüs ile yolculuğun, uzun olması, ayrıca pahalı da olduğunun ortaya çıkması ile vaz geçtim. bu arada bu çalışmanın bir başka versiyonunu da hemen hemen tamamladık, ki o citation indexe sahip ve sciencedirect'te de yayınlanacak. gerçi daha onu yazmayı tamamlamadık, onun modelinin kurulmasını daha zor olarak görüyordu erkam, ancak onu da hallettik sayılır. efsanevi ingilizcem ile yazığım kısımı daha düzeltecek, devamını da yazması lazım. bana kalırsa komik bir dile sahip olabilir makale. neyse, onun haricinde de ekonomi konulu 3 bildiri özeti kabul aldı. ancak alper'in leyla olması, benim ise konuya uzaklığım nedeni ile henüz herhangi bir ilerleme kaydedemedik. ama kaydetmeyi umuyoruz, gerçi onun ödemesi ile ilgili bir sıkıntı da var, bence sorun olmayacak ama bizimkilerin motivasyonu olumsuz etkilendi bir kere.

dönem başlamak üzere, ve henüz tez danışmanımın kim olacağına karar vermiş değilim. al bu senin danışmanın diyebilirler. ondan feci tırsıyorum ancak tez danışmanı atama formu falan dolduracakmışız bence öyle atama yapmazlar. yine de ceyda hoca'yı arasam, hocam beni alın, bırakmayın yaban ellere desem pek bi şükela olacak. bir de tez konusu seçmem lazım ki o da bambaşka bir paradoks. ne çalışacağım enerji mi, lojistik mi, bulanık mantık mı? karar veremedim bir türlü...

ekleyecek nice şey vardır muhakkak, ancak burada şimdilik son vereyim yazacaklarıma. uzunca ara vermemek umuduyla blog, kendine iyi bak.

16 Haziran 2010 Çarşamba

yaz tarifesine geçiş

yüksek lisans hayatımın ders aşamasını -umarım-kazasız belasız atlatmış durumdayım. açıklanmayan 2 dersim var ve onlarda da bir kaza olmasını beklemiyorum. gerçi dün açıklanan dersimden beklediğimin altında not almışım, ancak olmuş artık bir kere.

yaz tarifesi dedim, artık okula 5 gün gitmeye başladım. öğrencilerin de dersleri bittiği için artık yoğunluğumuz üzerimizden gitti sayılır. biz de bu sayede okuldaki arkadaşlarla bildiri üzerine çalışmaya başladık. sektör içi büyümenin birbiri ve uluslararası diğer sektörlerle etkileşimi ile uğraşıyoruz. verileri bulmaya başladık, bir kısmını bugün bulduk, kalanını da bu gece alper'in halletmesi lazım, olmazsa yarın onu da hallederiz. bi makale buldum ilişkili çıktısını aldım, yatmadan okurum heralde, gerçi epey sıcak, olmadı yarın serviste okurum. gerçi kulaklığımı çıkarıp, uyuma modu dışına çıkamıyorum bir süredir. gerçi bu akşam üzeri dönerken arkaya oturup film izledim, leon! fena film değilmiş, hep bölük pörçük izliyordum, işin özünü kaçırmışım veya unutmuşum, bilmiyorum. yine bitiremedim tabi kalanını da yarın izlerim veya yatmadan onu da araya sıkıştırırım. gerçi yarım saat sonra uyurum herhalde, güne çok erken başlayınca insanın pili erkenden bitiyor.

bu arada, ofis çok sıcak oluyor. klima yok malesef, camı açtığımızda da, hemen giriş katta ve bahçeye sıfır olduğuından ofisimiz, dışarıdan böcek geliyor. gerçi artık, böceği falan umursamayıp camları açmaya başladık. yine de çok sıcak, bazen dayanılmaz hale geliyor. camı ve kapıyı açınca bir cereyan oluşmuyor değil, tam bu cereyana sandalye koydum, bilgisayarımı da kucağıma alıp 2 saat falan orada oturdum. esinti çarptı bayağı başım ağrıdı, nasıl geçecek bu yaz bilmiyorum, git gide ısınıyor. ancak garip bir şekilde de akademik anlamda çalışma şansımız da oluyor, tuhaf bir denge oluşturabilir miyiz bilmiyorum, tek istediğim birazcık serinlik.

uzun zamandır yazamıyordum, bugün biriktirmiş gibi birden bikaç yazı yazdım, sonraki görüşmeye kadar hoşçakalın. umarım yakın zamanda olur, benim için anlamı kalmamaya başladı yine yazmanın, zamanında kediencee'nin gazına gelip açmıştım, sonra kendisi kapattı blogunu. ona da aşk olsun valla. bu arada kediencee dedim de bahar da mezun olmuş, bak onu buradan da kutlayayım. çok mızıldandı olmuyo, şöyleymiş böyleymiş diye ama bak bitti gitti işte, darısı artık önündeki okuma döneminin :p okuldaş olucaz falan diyodun ama artık bilmi,yorum, benimkini beğenir misin :) çok tebrik ederim şeker yeniden :)

bu arada yorumu da kapttım galiba blogdan, nası olsa yorum gelmiyo diye, bi daha açmaya uğraşamadım :)

netbook hayranı olmak üzerine

başkalarının bir bilgisayardan beklentisini bilemem, benim kullanım alanın internet, ofis programları ve müzik dinlemekten oluşuyor. haliyle, ne çılgın oyunları kaldıracak bir ekran kartına ne de çok hızlı bir işlemciye ihtiyaç duymuyorum. makale, bildiri vs. çalışmaları için de kolay taşınabilir olması, hafif olması ve şarjının uzun gitmesi benim için çok önemli konulardı. bunların hepsini netbook sağlıyor diyerekten uzun süredir alsam mı, hangisinden alsam, ekran çok mu ufak, yeter mi bana bu gibi soruları kendime sorup duruyordum, sonunda bu halimden sıkılan abim yürü alalım şunu da rahatla diyerekten gazı vermesinin üzerine bi koşu almış bulundum yeni bilgisayarımı. evdeki teknik özellikleri daha gelişmiş olan bilgisayarımın papucu dama atılmış durumda ki, sanırım onun keyfi çok yerinde değil. toy story filmindeki gibi eski oyuncağın taşıdığı hissiyatı taşıyor mudur bilinmez ama ufacık ve haphafif yeni bilgisayarım şu an tek kullandığım bilgisayar konumuna yükseldi, bi de şirin bişi ki. sevdim.

tavsiye ederim.

artıları:
  • ufacık
  • hafif
  • uzuuun şarjı gidiyor, 6 7 saat gidiyor sanırım benimki. 5 saat en azından. okulda şarj etmiyorum mesela, gerçi bugün ettim. günde 1 kere şarj etmek yetiyor.
  • serviste vs. film izleyebiliyorsunuz
  • klavyesi rahat, belki benim cihazın özelliğidir bu bilemedim
  • tam tez yazmalık, herkes bayıldı
eksileri:
  • kaliteli film izlenmiyor, 1080 bişi oluyormuş onlarda sıkıntı var. bluray falan izlenememekte. zaten home theatre sistemi vaad etmiyor
  • hdmi çıkışı yok benimkinde, yenilerin bazılarında var, o özellik tercih edilesi
böyle yani.

samimiyet ve dürüstlük

varlığına inancı kalmamış kimsenin. önemli değil zaten bu noktadan sonra, sıktı. çekemem paranoyaları.

23 Mayıs 2010 Pazar

californication bizim dilimizde ise kalifornikeyşın

son zamanlarda film, dizi vs. izlemiyorum, entourage de yeni bitti diyerek, ona benzer olduğu söylenen californication adlı diziyi izlemeye koyuldum. işin kötüsü bir şey izlemeye veya yapmaya başladığımda sonunu görene kadar rahat edemiyorum, bu da esasında ders çalışma vaktinde saçma sapan işlerle uğraşırken bulmamı sağlıyor kendimi. zaten en fazla hikaye yazdığım zamanlar da sınav dönemleriydi. gerçi artık herhangi bir şey karalamaya fırsat bulamıyorum, canım da istemiyor zaten. o nedenle sorun yok.



californication, birkaç romanı ile ünü olmuş, ancak artık yazamayan bir yazar karakterinin hayatının aşkını elinden kaçırması ve geri kazanmak için çabalarını anlatan bir tv dizisi. ancak karakterimiz nefes alan tüm dişilere yazan, bulduğu her deliğin peşini bırakmayan bir tip olduğu için, her bölüm çeşitli ekşının yaşandığı bir dizi halini alıyor californication. hatta dizide de arada ifade edilen aşka aşık olma fikri, bir ihtimal tasavvufi öğelerin de dizinin yazarlarını bir şekilde etkilemiş olabileceğinin göstergesi. iyi pazarlıyorlar meveviler öğretilerini. geçenlerde de bir dizide mevlanadan atıf yapmıştı bir şair hatun kişi. o zaman da vay anasını demiştim, sonra geçmişti tabi.

dediğim gibi karakterimiz esasında eski eşinin peşinde olsa da yaşayan tüm kadınları da yatak odasından geçirdiğinden garip bir çelişki ortaya çıkıyor. işin kötüsü dizi içerisindeki her evli karakteri evliliklerine garip bir şekilde ihanet ediyor ve bu noktada da batının yaşam tarzının özeti ortaya çıkıyor gibi. kimileri bana eski kafalı diyebilir, ancak benim için sadakat önemlidir, aldatacak moda gelindiyse ayrılma taraftarıyım ve bana ters bu işler.

belgesel gibi dizi yani.

17 Mayıs 2010 Pazartesi

kızımın yanına mansur kardeşi de geldi

aslında geleli epey oldu, 3 hafta olmuş olabilir, ya da o civarlarda. ancak yazabiliyorum, şu sıra pek vaktim olmuyor, aslında ders arasında geldim yazıyorum bunları da. sesini de tam kaydetmedim henüz, bayati peşrev çalışıyorum şu sıra, hata olunca siliyorum sürekli kayıtları, yine de çitlembik için bi kaydı sakladım ama onu da görücem de göndericem de, zaten trip de atıyor.



bi ara belki ney hakkında bilgilendirici bi yazı da yazarım buraya ama kesin vakit bulamam. yine de olur ya google araması ile falan bu sayfayı bulan çıkarsa sorusunu çekinmesin yazsın, cevap veririm :)

hadi kalın sağlıcakla.

1 Mayıs 2010 Cumartesi

karanlık ve dizin şişmesi

film izliyorum, o halde ışıklar sönmeli zihniyeti artık son bulmalı! buradan yetkililere sesleniyorum, kim çıkarmış bu geleneği yahu. bu sayede dizim artık mor, ne yapmalı; ne etmeli?

18 Nisan 2010 Pazar

blogblogblogblogblogblog

bayağıdır zaman bulamadığımdan mütevellit iki satır çiziktiremedim, şimdi vakit bulabildim mi? aslında hayır, şu an yarın anlatacağım ders için çalışıyor olmam lazım esasında. ders anlatmak dedim ama aslında işin özü sunum yapmak, kitabın belli bölümünü anlatmam gerekiyor, bu nedenle de yapacağım şey sunumdan ziyade ders anlatmak. yarın ayrıca sevgili hocam ile oturup makale toplantısı yapmamız lazım yine, bizden bir aydır beklediği kriter listesini istediği şekliyle göremezse bizi oyacağından zerrre şüphem yok, ama bilmiyor ki hafta içi deli gibi çeviri yaptım ben, önce türkçeden ingilizceye daha sonra da ingilizceden türkçeye. yo dostum yoo aynı şeyi önce ingilizceleştirip sonra türkçeleştirmedim, o kadar sayko değilim henüz. geçen bunun geyiğini yapmıştık ama yalan yok.

hayat nasıl mı şu sıralar? senin soru soracağın yok blog sessiz sakin bi adammışsın, ben sorup cevaplayayım o zaman. çok yorucu, dün cumartesi olmasına karşın okula gitmem gerekiyordu, mühendislik fakültesi binasının açılışı varmış, hoşlanmayarak gittim ama enerji bakanı geldi, baya efendi bir adammış, konuşması içinde yer alanlardan pek çok araştırma konusu çıkar onu farkettim, ancak nereden nasıl başlamalı yine bilmiyorum. bildiğim tek şey varsa, artık yalnız kendimin çalışmasının gerekliliği yoksa yetişemiyorum. kendim yaparsam sallayabilirimi değil mi?

hayar bundan iki ay önceye kadar çok basitti, sorumluluğum yoktu, keyfim yerindeydi, rahattım. şimdi ise yoğıunum, dünya kadar sorumluluğum var, iki ay öncesi sıkışık zannettiğim zamanımın aslında baya baya geniş olduğunu farkettim. ve şu an keyfim yerinde mi, esasında değişen bir şey yok. hala keyfim yerinde. biraz daha planladığım yola gitmiş gibi hissediyorum, daha net bakabiliyorum geleceğe.

insanları hiç analayamıyorum, keyfi yerinde olması gereken adamlar triplerde yandık bittik ölmeliyiz kıvamında saçmalıyorlar. yahu ölüm bir şeye çözüm olur mu hiç? tamamen her şeyi bitirmek? mutlu olabilecekken illa mutsuzluğu kendine amaç edinmek, keyif almak yerine sürekli bir keyifsizlik havasında yaşamak. dikkat çekmek midir amaç, bakın ben burada mutsuzum o zaman gelin benimle birlikte olun mudur? gerçekten anlamıyorum. bir anlamadığımda başkalarını tanımadan önyargıyla hakaret etmek. ne kadar ayıp bir şey yahu, karşındaki de insan ve muhtemelen senden daha nitelikli, ve hatta daha iyi bir insan. ama yok, sen tipine bakıp hemen bir yargı yürütmelisin. çok can sıkıcı varlıklarız... neyse muhtemelen şu ana kadar yazdıklarımdan hiçbir şey anlamadınız, olsun anlamayın gördüklerimden gelenlerdi zaten. bu arada bilgisayarım serviste bir haftasını doldurdu ve artık yapılamaz raporu geldi, bu nedenle bir süre daha internete daha az girebileceğim. daha doğrusu ders ile uğraşmıyorken pek internete girdiğimi söyleyemeyeceğim. blog okuyup, yazamıyorum. canım istiyordu epeydir onun için ders çalışmak yerine blog yazdım, allah beni ne etmesin aceba? bir de canım hikaye yazmak istiyor şu sıralar. bakalım onu da yazabilecek miyim? hadi görüşürük adamım.

21 Mart 2010 Pazar

değişmeyen tek şeyin değişimin ta kendisi olması?

hatta yıkanılan bir suda bir kere daha yıkanmak dahi mümkün değilmiş. hani biz ufakken alınan ayakkabıların bir numara büyük alınması olayı burada patlıyor. ileride giyilecek ayak aynı ayak değil, ayakkabı da aynı ayakkabı değil bu durumda. gerçi bu kadar işi irdeleyince yaşama isteği kalmaz adamda. sürekli oturup bunlarla uğraşsa insanlar için ne büyük kayıp olurdu. zaten şu zamanda felsefenin güncel hayata etkisi ne kadar, orası bambaşka bir tartışma konusu.

son zamanlarda hayatım tamamen bir başkalaşım içerisinde. artık hafta içi hiçbir günüm boş değil. hatta eve sekize doğru geliyorum ve geldiğimde zaten dağılmış bir halde buluyorum kendimi. derse gittiğim iki gün gayet geyik geliyor, üç günlük diğer okulumda ise pek çok idari işle boğuşuyorum. ancak farklı bir ortam olduğundan, akademik çalışmalara zaman ayırabilme şansı doğdu bana. hem de diğer arkadaşları da ayartmaya başladım. şu an üç farklı çalışma içindeyim, hiçbirinde bir arpa boyu yol gidemediğimi, en fazla çalıştığımı bile tek kalemle silip, farklı bir başlık üzerine çalışmaya başlatıldığımı da ilave etmem lazım. işin garibi bir de sınavlar başlama arefesinde ve çevirmem gereken otuza yakın sayfam beni bekliyor. 12 veya 19 nisanda ders anlatmam gerekiyor, ki anlatabilmem için öncelikle kitabın ilgili kısmını çevirmem gerekli. çeviriye vakit bulabilsem çevireceğim, ancak zaman sıkıntı. ayrıca çok teknik terim var, ilk başlangıçta bayağı zorlanmıştım, gerçi geçen gün oturduğumda keyifli keyifli çeviriyordum ki tabii ki işim çıktı ve yarım kaldı. 4 sayfa çevirdim sanırım, 8 sayfam kaldı demektir bu.

ney nasıl gidiyor? ney aslında fena gitmiyor. pek muhterem hocamın askere gitmesinin yaklaşması nedeni ile son 4 haftadır iyi çalışıyorum. hatta bu hafta baya beğendi kendileri, ve hatta segah peşrev'in ikinci kısmını çalışmaya başladım. başını sonunu çıkardım gibi, ortaları bayağı kasış ama olacak inş. neden olmasın, çalışınca olur genellikle her şey. halen ritmde sıkıntı yaşıyorum, metronom ile uyumlu olamıyorum. onu da zamanla aşarım gibi geliyor, başlarda nota da okuyamıyordum, hatta ses de çıkmıyordu :) zamanla ilerliyor gibi. gerçi başlayalı 6 aydan fazla oldu, halen çok bi ilerleme olduğu söylenemez. zor enstürman, ne yapayım :) gitar olsaydı benim de elimde, gayet çılgın atıyor olabilirdim an itibari ile. işin garibi sevgili ensürmanım hayata karşı daha bir uysal olmamı, müzik zevkimin de daha yumuşağa dönmesine vesile oldu. artık eskisi gibi sert müziklerle pek işim olmamakta, onun yerine gayet sakin ve dünyanın değişik bölgelerinden albümlerle hemhal oluyorum. mesela şu an ömer faruk tekbilek dinliyorum, kendisi ile ilk tanışmamda, bir şarkısını bile dinlemeye sabredemeyip sıkılmıştım. çok enteresan valla.

sana eskisi kadar zaman ayıramıyorum sevgli günlük kızma bana, kendime de zaman ayıramıyorum şu sıralar. bir süre böyle gidecek gibi, uzunca bir süre de olaiblir şu an pek kestiremiyorum önümü ardımı. ne zaman tekrar yazabilirim bilmiyorum ama kal sağlıcakla.

7 Mart 2010 Pazar

zaman olur ki

ki eki ayrı mı yazılır, bitişik mi bilemedim. zaten lise ve orta okul dilbilgisi derslerinde bu konuları sevmezdim. hatta dil bilgisini komple sevmezdim. büyük ve küçük ünlü uyumu da saçma gelir mesela bana, niye uyumlu olmak zorunda ki? hatta ve hatta neden uyumsuz kelime türkçe kökenli değildir derler ve hatta olmasa ne olur? bunları derken şeyleri ayrı yazmayan ve dahi anlamında de leri ayrı yazmayanlardan rahatsız oluyorum. ne çeşit bi ikilemdir çözemedim. hem öyle olsa hem böyle, olmuyor değil mi?

neyse zaten anlatacaklarım büyük ve küçük ünlü uyumu değil. kimse anlatmasın zaten bunları kimin işine yarar ki? uzun zamandır yazamıyodum (r yi kasti eklemedim :) o kadar dil bilgisi konuşunca aslında dikkat ederek mi yazsam diye düşündüm, sonra vazgeçtim).

öncelikle dünya dönüyor. ve döndükçe hayat da değişiyor, çok enteresan şekilde hayatınız da size bağlı olarak veya sizden tamamen kopuk şekilde değişiyor. ne mi diyorum, hayatında para kazanmak gibi bir hedefi veya derdi olmayan ben çalışmaya başladım demeye çalışıyorum esasında. kendimce yaptığım hayat planında bir basamaktı esasında bu. çok fena rayında işler gibi görünse de, hayat şu an çok daha ciddi bir hal aldı benim gözümde. aslında almaması lazımdı, ben şu güne kadar hiçbir şeye bağlanmadan, istediğimden istediğimde kopabilecek modda yaşarken, erken kalkar, makale ders düşünür, sorumlu bi adam oldum çıktım. düzensizim hala orası düzelmedi gerçi.

başka ne oldu, çitlembik geldi. çok dağınık bi gün oldu ama ben çok sevdim :) aslında daha da güzel olabilirdi muhakkak ama şimdilik yapabilecek bişi yok sanırım. ayrıca artık resim de çizebilecek alt yapıya sahip olabileceğime dair inancım pekişti. hatta zaman bulabilsem resim kursuna bile gitmeyi düşünmüştüm. okulda çok beklettiğim için de üzülüyorum hala, ama oldu işte.

son günlerde ney üfleme süremi artırabildim sonunda. hemen hemen her gün üflemeye başladım, hatta çıtır olan kız neyime bir de mansur eklemeyi düşünüyorum şu sıralar. hele şu maaşımı bir alayım da, onu da aradan çıkartırım sanırım. hahah gerçi daha almadığım maaş bitti gibi ama n'olcak, canım sağolsun :)

şu sıra hakikaten zaman sıkıntısı çekiyorum, bir de yorgunum ki kaç gündür hiç hoş değil. spora da gitmedim 1 haftadır, ne olacak benim sonum.

3 Mart 2010 Çarşamba

mart kapıdan baktırır

o değil de, hafiften mart gelmiş hani. mart hem güneşin hafiften yüzünü gösterdiği, hem de diğer taraftan ara ara pis soğuk olduğu bir aydır, ki zaten siz bunu biliyorsunuz. bunu söylememin asıl nedenini bilmiyorum, heralde böyle bi giriş yapayım dedim.

son günler oldukça yoğun, ama güzel bir yoğunluk içerisinde. çitlenbik gelmiş mesela uzak ellerden, süper olmuş.

24 Şubat 2010 Çarşamba

Kül Bellek ve Üsküdar Tekel Sahnesi

sözlük yazarı olmanın kötü bir getirisi olan büyük harf kullanmamayı bu sanatsal aktivitenin başlığında uygulamadım. bu sayede en azından az sonra yazacaklarımın ne kadar banal olduğundan bir nebze olsun kurtulmaya çalışıyor olabilirim.

üsküdar'daki eski tekel deposunun tiyatro sahnesine dönüşümü epey haber olmu diye öğrenmem, kendisi ile tanışmamdan sonra oldu. açıkcası önceden harabe halindeki bu binanın tiyatro oluşu beni ziyadesiyle sevindirmişti, ve içerisini görmem bu sevincimi katladı. çok güzel şekilde restore etmişler ve gerçekten çok güzel bir sanat mekanı oluşturmuşlar. kendilerini tebrik ediyor, darısı, otopark yapılmak uğruna yakılan nice tarihi eserin başına diyorum. kül bellek'e gelince...



İşte sahnenin yer aldığı taş bina.

kül bellek tahminlerimin çok ötesinde bir oyundu, ben genel olarak özlü deyişlerle, ben sana ipucu vereyim sen oradan gerisini anlalarla falan uğraşabilen bir yapıya sahip değilim. bu nedenle şiiri de pek sevemedim, tabii ki sevdiğim şiirler var. ancak, dize dize şiirlerin ele alınmasını şair burada şunu demişleri falan hiç anlayamam. biliyorum çokları bayılır bu tarz filmlere, oyunlara, şiirlere. sanırım onlardan biri olmadığım için bu oyundan da pek bir şey anlamadım. gerçi pek sıkıldım da denemez, oyunculuklar iyiydi. devlet tiyatrolarının sitesinde oyunu şu şekilde anlatıyorlar. "Kimliği, cismi, insanları yok olmuş hayatları ziyaret eden bir adam ve bir kadın… Küllerin altından çıkardıkları bu hayatlara can verip, seyirciyle birlikte bir belleği yeniden oluştururlar. Adam ve kadının kurduğu oyunlarla, girdiği kimliklerle ve ziyaret ettiği anılarla, yakın Türkiye tarihi küller gibi sahneye saçılır." aslında en azından bu kadarını okuyup gitmiş olsaydım, sanırım o zaman bu kadar kasmazdım kendimi içeride, ee şimdi ne olacak, hum ne demek istedi ve en sonunda da bu kadar olay nasıl birbirine bağlanacak diye içim içimi kemirmezdi. ha, ne oldu, ben bunları düşünürken bi anda ışıklar söndü, sonra da oyuncular geldi, alkışladık falan fıstık.

son olarak oyun hakikaten çok ağırdı ve oyundan çıktığımızda, birlikte izlediğimiz 8 kişilik gruptan hiç kimse olayı çözememişti. bu bizim yetersiz enteleküel seviyemizden olabilir kabul, ancak bu bir savunma olabilir mi bilemiyorum.




oyundan resimler. ben çekmedim tabii ki, devlet tiyatrolarının sayfasından aldım. lütfenn! ama oyunda telefonu çalan şahsiyete de selam ederim, arkadaş kapamadın bari sesini kıs deği mi?

21 Şubat 2010 Pazar

nedensizlik

hayat pek garip, bir kuş misali insan. nereden nereyeeeee, hahaha. ne alaka di mi, bence de. zaten, ne yazacağım hakkında fikrim yok, blog yazmaktan vazgeçmeyeyim, kopmayayım diyerekten yalandan bir girizgah yazıyorum.

ben de pek bi güldüğüm karikatürleri koyayım dedim buraya, iyi dedim mi bilmiyorum ama, dedim işte.

karikatürlere tıklanıyor efenim, okunmuyor diye kızmayın bana sonra.


bu kimin olduğunu bilmiyorum, ama baya gülmüştüm. gerçi hala gülüyorum.



bu ada acayip bişi. yaşa yiğit özgür.



başarısız diyetisyen ufuk var sonra.




bunu neden çok seviyorum bilmiyorum ama aklıma geldikçe gülerim arkadaş. hakkaten adam o bıyıkla insanlara kendisini dinletmiş ya, bilemiyorum.



ve tabii ki, ağlama melis. yani arkadaş her baktığında başka bi ayrıntı mı çıkar aralardan.



daha eklenecek çoook karikatür var ama bura alt tarafı bi blog. ama ekleseydim ne gelirdi, şerafetin gelirdi, fırat gelirdi, aşkımızın meyvesi aytek glirdi, muhakkak bi selçuk erdem gelirdi, ki muhtemelen onun da padişahlı versiyonlarından gelebilirdi. aşık memo gelirdi, gelirdi yani muhakkak pek çokları ama şimdilik bu kadarcık.

6 Şubat 2010 Cumartesi

elektrik kesintisi, candan dünyaya selam etmek, mum ışığında kitap okumak

aslında başlıktan sonra hiçbir şey yazmayabilirim, anlatacağımın özeti sonuçta. bugün muhteşem elektrik şenekemizden gelen şehir cereyanından mahrum kaldık, geçen gün de sokağımızdaki alt yapı çökmüştü. 2 gün aralıkla karanlığa gömüldük. zaten yapacağım pek bir şey bulunmadığından çok canım sıkıldı denemez.

neyse kesildi elektrikler ne yapacağım derken laptopun şarjı bitene kadar film izledim. film de yarıda kaldı ama olsun, sonra kalktım, biraz camdan baktım. hava baya aydınlıktı, çok hoşuma gitti. istanbul ışıl ışıldı, gemiler, galata kulesi falan, hepsinin selamı var sizlere. daha sonra kulaklığımı taktım mum ışığı eşliğinde halikarnas balıkçısı'nın, merhaba anadolu'sun yumuldum. elli sayfa civarında okumuştum ki elektrik geldi. kitap eve abimin bi ödevi için eve girmişti ki bu kirap eve geldiğinde ya orta birdeydim ya da ilkokul 5 falandı. kaç yıl geçti konuşmak istemiyorum :) neyse ilk okuduğumda ne diyo bu amca yeaaa demiştim. anadolu tarihi hakkında bildiğim o sıralar türklerin tüm dünyayı fethettiği, tüm dünyanın türk olduğu ve hatta türk olmayan millet olmadığı üzerineydi :P neyse lidyalılar, hititler falan çok eğlenceli sayılmaz ama makale okur gibi okudum. amazonlar, heredot, dünyanın ilk bankası, deniz altı hazineleri falan derken baya baya daldım gittim kitaba. ha ben bu kitabı bir iki güne bitiririm fırsat bulursam orası kesin.

2 Şubat 2010 Salı

şeytanın bacağı kırılır mı ki?

senenin ilk ayı göz açıp kapayıncaya kadar bitti gitti. bu hızla giderse 2010 yılından bişi anlayabilir miyiz emin değilim. işin garibi sürekli bir koşuşturmaca içinde de olduğumdan geçen günleri analayamıyorum bile. hala tarih atmam gerektiğinde 2009 yazıyorum, hatta geçen gün yazmam gereken dilekçede de öyle vermişim. dikkatsizlik işte. zaten şu dikkatsizlik olayını da atlatamadım gitti arkadaş bu sene sınavlarda da bir sürü sıkıntı yaşadım sırf bu yüzden. gerçi dönem de bitti. pek de güzel bir ortalama ile bitirdim hatta. aferim bana. bu konuda şeytanın bacağına karşı taaruza geçtiğim de ortada.

acaba neden şeytanın bacağını kırmak demişler? hayal gücü mü, yoksa arkasında farklı bir düşünce mi var? bilemedim. yine de vahşice, bacak kırmak nedir yahu.

ne diyodum, aslında bişi diyor muydum emin değilim. zaten pek bir şeyden emin olamıyorum şu an, gece uyumadım, şu an saat 02:18. bünyem de iflas etmek üzere. uzun zamandır da kahve içmedim ona şaşırdım bugün hatta. yani kahve dediysem de nescafe, bildiğin öğrenci kahvesi yani. yoksa türk kahvesi içtim, onu da artık şekersiz içiyorum. telvesi baya acı oluyormuş, onu farketmiş oldum.

bayadır ney üfleyemiyorum, 4 gün falan oldu sanırım elime almayalı. düz nefes üflemem lazım, iyice azalmıştır artık kesintisiz üfleme sürem. burayı olur da okursam kendime not edeyim.

bu arada makale olayına da bugün itibari ile başlamış olduk. hocayla oturup baya bi konuştuk, genel olarak ne yaparızı ortaya çıkardık. önümüzde bikaç yol var, onlardan bi tanesini seçip önümüze bakacağız sanırım. tübitak için proje geliştirme ve çalışlmayı da sempozyumda sunma olayları da var. inşallah, her şey çok güzel olur, olay sonuçlanana kadar artık olmuş gözüyle bakamıyorum ben. kötümser bi yapıya girmeye başladım sanırım.

film festivali de başlayacakmış, hem tiyatroya gitmek için de sözleştik gençlikle, hatta biletleri bile aldık sanırım. gerçi ben daha parasını da vermedim, olay kaynadı bi anda. ama en azından biletimiz var. 20 gün sonraya bilet ayırtmak gerekiyormuş :) enteresan tabi.. sonra şu sıra uzun zamandır konuşmadığım arkadaşlar arar oldu, pek bi keyifli oluyor, eski dostların sesini duymak.

bu arada yine kar yağıyor buraya. bu sefer belki fotoğraf çekmeye çıkarım. hadi be şeytanın bacağı, çok rica ediyorum kendin kırıl be güzelim. yoksa benim becerebileceğim yok :) hadi görüşürük.

1 Şubat 2010 Pazartesi

aç karnına spor yapmaya kalkmak

koşu bandında koşarken, yemek yedim geldim ondan kesildim ben zaten diye düşündüğümden, sabah kahvaltısı yaptıktan sonra hiçbir şey yemeden spora gitmiş bulundum. gittiğimde saat 6ydı ve baya koşuşturma yaşadığım bir gün olduğunu, epeyce enerji harcadığımı da belirtmeliyim. sonuç mu? tabii ki basit, 2 saatlik çalışmanın ardından yürürken sallanıyordum ve eve dönüşte uğradığım marketten cebimdeki paranın son damlasına kadar abur cubur aldım.

27 Ocak 2010 Çarşamba

outlaw nedir yahu?

marketin 4.99 luk dvdlerinden gelen outlaw adlı filmi yapanlara kızgınım ve laflar hazırladım. genel olarak tırt bi film olduğunu imdb puanından gördüğüm ve ben ne 6. küsürlük filmler izledim aslında süpermiş diye izlediğim bu film, tam anlamı ile içimde patladı.

efenim en başta oo ingiliz aksanı, oo fena başlamadı derken, son anlarda afedersiniz boka sardı film. böyle saçma salak muhabbetler, acayip olaylar falan derken bitti.

eeeööö n'oldu şimdi diyerek hemen yanında. yapmayın etmeyin efenim böyle filmler. yazık harcanan paraya.

postersiz olmaz di mi?

23 Ocak 2010 Cumartesi

karlı bir istanbul sabahına uyanmak, daraltıcı bir filmle ertesi sabaha uzanmak

gecenin bir yarısı olmuş yine. saat şu an 2 yi 11 geçiyor. hürriyet film kulübünde bugün aldığım başkalarının hayatı olarak çevrilmiş, das leben der anderen'i izliyodum ki, yorulduğumu farkettim. filmin bitmesine daha 1 saatten fazla var. gerçi dvdyi çoktan çıkarttım bilgisayarımdan, sonra izlerim sanırım. zira konu ağır, çok yavaş ilerliyor film ve dili de almanca. aslında almanca, beklediğimden daha hoş bir dil çıktı. italyancadan vazgeçip almancaya yönelmem için bir neden daha çıktı diyebilirim. zira italyancaya tam başladığım zaman böyle bir geri dönüş olamayacak, kaç aydır italyancaya hiç bakmadığımı, şu anda tüm bildiklerimi de unuttuğumu farzedersek, dönüş için bir fırsat doğmuş olabilir, bilemiyorum, emin değilim.

izlediğim filmden bahsetmişken, dinlediğimi de söyleyeyim, brian hyland - sealed with a kiss şu anda kulaklığımdan içeri sızıyor. 1962 yapımı, tam 60 ların havasını yansıtan bir şarkı, 60ları seven herkes bu şarkıyı da sever. hatta sevmeyenler de sever sanırım. hemen ardından the turtles happy together açacağım, hatta biraderim sadece bu şarkı için kısa film çekmek istediğini söylüyodu, öyle de bi şarkı valla. hemen ardından da bus stop gelir, evet evet gelir. onu da dinlemeyeli çok oldu özledim.

farklı konuya geçeyim. bugün karlı bir istanbul sabahına uyandık. başkasını bilmiyorum ama ben, uyanır uyanmaz yüzümü yıkamadan pencereye koşup kar yağmış mı diye baktım. gerçi pek kar yoktu sabah, ancak öğleye doğru pek güzel yağdı ve haberlere konu olan megaşehire kar yağdı, hayat felç oldu olayı gerçekleşti. gerçi yine öyle çok fazla kar olduğu söylenemez, ancak sokakların kar tuttuğu da ayrı bir gerçek. neyse çok güzel oldu böyle şehir, soğuk olmasa, kar sadece görüntü olsa süper bir şey. sokakta yaşamak zorunda kalanlar, sokak hayvanlarının üşümesi ayrı bir konu tabii. kediler üşüyormuş efenim, benim de yeni öğrendiğim bir gerçek bu. ben sanardım ki, onların kürkü yazları serin, kışları sıcak tutar onları, ne kadar körmüşüm. işin kötüsü arık nerede kedi görsem üşüyo mu diye bakmak zorunda kalıyorum, ıslanmış mı diye dikkat ediyorum ve malesef çoğu zaman da ufaklıklar üşüyor oluyorlar. çok fena bir durum insanın elinden gelen bir şeyin olmaması, can sıkıcı kesinlikle.

bu arada final dönemini de tamamlamış durumdayım. henüz notlar açıklanmadı, umarım kötü süprizlerle karşılaşmam.

blogumun tipini de değiştirdim, siyahlı, kedili bişi oldu. eskisinden tip olarak daha güzel durdu gibi, ama yine de okunurken gözleri yoruyor epeyce. arşivi de aylık olarak kaldırdım ki yazdığım yazının sayısını görüp yazmaktan vazgeçmeyeyim. fazla yazdığım aylarda, kendimi tutup daha az yazıyodum. sayılara fazla takıyorum galiba. ayrıca eski hikaye - denemelerimi de yavaş yavaş buradan yayınlamayı düşünüyorum. belki yeni yazı yazmam için gaza gelirim. kim bilir yeni yeni şeyler yazarım, içimde yazı yazmak için çok da istek olduğunu söyleyemiyorum malesef, ama belki bi şekilde gaza gelirim? kim bilir.

bugün ankaraya'da kar yağmış. orası da güzel olmuştur, karın yakışmayacağı şehir var mı zaten.

şimdilik bu kadar sanırım. saat 02 23, bu yazıyı yazmak 12 dakika aldı. ve hatta bus stop bile bitti, şimdi the herman's hermits cant you hear my heartbeat çalıyor :) güzel şarkı bence. neyse görüşürüz, kendinize iyi davranın.

16 Ocak 2010 Cumartesi

Loş bir karanlık

Karanlık sisli bir gece. Odada kalan son ampul, aplikteki. Aplikteki ışığın odayı kenarından ışıtması içeriyi loş bir hale sokuyor. Odada her şey görünüyor fakat ışığın yaptığı hileler ile bir farklı görünüyor sanki. Bir güzelleştirme çabası mı, yoksa gizleme çabası mı belli olmadan.

Odanın görüntüsü gündelik hayattaki gibi aslında. Ancak apliğin çabası onu farklı göstermek için. Zannediyor ki odaya getirdiği gizem, odayı farklılaştırdı. Sanıyor ki kendisi büyük bir şey, bir dokunuşu ile her şey değişti. Aslında sadece basit bir yalancı olduğunu biliyor, en az bizler kadar. Hiçbir şeyin değişmediğini biliyor. Şişmanlığını gizlemek için değişmediğini de biliyor. Şişmanlığını gizlemek için siyah giyinen birinden, çirkinliğini gizlemek için saçlarını uzatan birinden, ezikliğini kapatmak için entel takılan bir inekten farkı nedir ki? Yaptığı makyaj odadaki kanepenin üzerindeki yırtığı tamir etmedi ki, sadece çıplak gözle görülmesini biraz zorlaştırdı o kadar.

Odanın ortasında bir masa. Masanın üzerinde eve üç gün önce uğrayan evin sahibi Özgür Bey’in bıraktığı gibi duran, dibine vurduğu rakı şişesi, meze olarak rakıya eşlik eden beyaz peynir ve kavunun son damlaları... Yazın sıcaklığında üç gün bekleyen kavunun , peynirin kokusunu düşünebilirsiniz sanırım, anlatması biraz zorluyor insanı. Ancak bu kokuya aplikteki ampulun yapabileceği bir şey yok. İstiyor ki onu da örtsün, o ayıbı da kapatsın ama olmuyor ki elinden gelmiyor... O perdedeki yırtığı kapadım diye kasılan aplik, bu kokuyu da temizlese ya. Gösterse büyüklüğünü.

Apliğin suçu ne ki? Suç dışarı çıkarken açık unutan sarhoş Özgür Bey. Peki Özgür Bey’in özgürlüğünü elinden alan, o şişeye mahkum eden suçlu kim? Peki entel takılmaya mecbur bırakılmış ineğin suçlusu? Hele o kız tavlayacağım diye belinde durmayan pantalonu giyen, garip saç şekilleri deneyen çocuğu özendiren kim? Kim?

...

Güneş doğuyordu. Yavaş , yavaş ... Kanepenin üzerindeki yırtık yavaş yavaş görünmeye başlamıştı. Perdedeki yırtık artık bir gölge değil, bir gerçekti. Odanın dökülmüş boyası artık duvarda desen gibi durmuyordu, apaçık rutubetin boyasını döktüğü bir duvardı işte o. Aplik artık hükümsüzdü. Güçsüzdü. Aynen ineğin ezberlediği ansiklopedinin sayfaları dışındaki bir muhabbetin içinde boğulması gibiydi aplik. Aynen kız tavlamak için şeklini, şemalini kaydıran zibidinin babasından işittiği o küfürler sonrası girdiği ruhsal çöküntü içerisindeydi zavallı aplik. Oysa o kendi tercihi değildi ki! Ona o sarhoş açıl demişti, o basmıştı düğmeye... Kendisi istememişti ki. Belki de hep dışlanan kız da istememişti o kadar kilolu olmayı. Hep ona arkandan ağlar dememiş miydi annesi? Hiç ileride seni ağlatır dememişlerdi. O kızın kiloları onun isteği değildi belki ama hep yanındaydı bu gerçek. Aplikteki ampul da belkide yanmak istememişti, belki o pis kokulu ortamda da bulunmak istemezdi ama nereden bilebilirdi ki marketten alındığı zaman böyle bir yere gelebileceğini?

O anda Özgür Bey gelmişti eve, elinde iki gün yetecek kadar nevale ile. Poşetleri mutfağa bıraktı, ardından elinde ampul kutuları ile salona geldi. Uzun zamandır yapmadığı bir şey yapmış, eve ampul almıştı. Önce çalışmayan apliklerden birine ampulu taktı, ardından avizeye iki tane. Artık geceleri de gizlenemeyecekti salon. Artık ulvi görevi de kalmamıştı apliğin.

Anatomik Aşk

Okuldaki sıradan günlerinden birisini yaşıyordu. Sıkıcı muhabbetler, yapmacık gülüşler, bayağı espriler... Sıkkınlık hissini sanki damarlarında hissediyordu.

Öksürdü. Dün gece, dışarıdayken soğuk yemiş olmalıydı. Boğazlarında da hafiften kaşıntı vardı, şişeceğini haber veriyormuşcasına. Ne akla hizmetse, geceyi manzarası güzel olduğu için boğazın kenarında geçirmişti. Biraz derdini paylaşmıştı dalgalarla, bankta yalnız oturan şarap dostu ile sohbet etmişti. Hatta içki içmemesine rağmen, bu yalnız dostun ricasını kıramayıp, şaraptan bir iki damla bile almıştı. O bile vücudunun sıcaklığını oldukça artırmış ve montunu çıkarmasına neden olmuştu, belki de bu yüzden kapmıştı şifayı.

O kaçamak bakış, sanki delip geçmişti bedenini. Duygularını belli etmezdi hiç. Kendisinden bile saklardı bazen, marifet sandığından mıdır bilinmez... Bu güne kadar açık açık söyleyememişti hiç, belki de gerçekten kararsızdı. Emin olamıyordu, bu bakışa kadar. Belki de bu bir işarettir diye düşündü. Baktığına göre belki, o da birşeyler hissediyordu. Kalbinin atışlarının hızlandığını hissetti. Metabolizmasının hızlanmasından mıdır bilinmez, tuvalete gitme ihtiyacı duyuyordu. Derse yeni giren hocanın sinirli bakışlarının altında ihtiyacını gidermek üzere sınıfı terk etti...

***

Bu sefer bakışının yanına bir de sımsıcak bir gülümseme eklemişti. Bir bakış delip geçmişken, yanında gelen bir tebessüm ile sanki bedeni parçalanacakmış gibi oldu. Artık birşeyler yapması gerektiğini biliyordu.

Ne konuşacağını planlamamıştı, ne söyleyeceği hakkında en ufak fikri bile yoktu. Yanına vardığında ağzından bir ‘merhaba’ çıkmıştı. Sıcak bir karşılık aldıktan sonra, aklına ilk gelen şey olan dersler hakkında bir konu açtı. Aslında ne dersi, ne de başka bir şey umrunda değildi o an; ancak aklına ilk o gelmişti işte. Bu arada konuşma sürdükçe hafiften heyecanlanmaya başladığını fark ediyordu. Muhabbetin hafiften kısır döngüye girdiğini ve sıkıcılık kazanmaya başladığını anlayınca, ani bir hamle ile konuyu değiştirdi. Espri yapmayı da ihmal etmedi tabii. Espriyi yaptığında sevimli ama yaramaz bir çocuğu andırıyordu hafiften. Hani bir yaramazlık yapan, ardından da zevk aldığını belli eden pırıltılı pırıltılı bakışlarla bakan çocuklar olur ya, işte o da öyle bakıyordu. Karşı tarafın tebessümü ile sıkıcı havanın dağıldığını fark etti. İyice kendisine güveninin yerine geldiği sırada, bir şeyler içmeyi teklif etti. Aldığı yanıt olumluydu. Sanki dünya kendisine bahşedilmiş gibi mutluydu. Suratındaki şaşkın ama mutlu ifadeden bu yeterince belli oluyordu. Gamzeleri belki de ilk defa bu kadar içten bir gülümsemesine eşlik ediyordu.

Öksürdü. Mutluluk bulutunun üstünden düşüverdi bir an, biraz öksürükle boğuştuktan sonra, boğazlarının da hafiften şişmeye başladığını hissetti.

--------------------------
-------------------------------------------


- Sağdaki damara biraz daha hormon. Orası tamamdır, biraz da benden taraftakine hormon yollayın. İyidir, tamam. Fazla kurcalamayın orayı, bozarsınız mazallah.

Ciğerler yine mi tutukluk yapıyor? Ah be Ak*, amma mızıldanıyorsun. Güvenlik güçlerini ciğerlere sevk edin. Bademcik karakolu da biraz fazla mesai yapacak. Bu soğuk algınlığında vücudun direncini yüksek tutmak lazım. Zavallı Ak’ın haline baksanıza... Hem ondan gelen oksijen azalınca, benim de verimim azalıyor.

- Efendim, Göz’den gelen bilgiye göre, kaçamak bir bakış atmışlar kendileri. Bilginize.

- Çok güzel. Kalp’i biraz uyarın da hızlansın. Ayrıca biraz homon salgılayalım arkadaşlar, hazır bahar da gelmiş biraz tetikleyelim şu bünyeyi.

- Efendim, meshane dolmuş. Bir ihtiyaç molası mı versek?

- Haklısınız. Tuvalete gidilmeli emrini giriyorum işleme...

***


- Efendim, ilk kez gülümsedi bakarken.

- İşte aranılan kan bulundu. Cesaret enzimlerini salgılayın. Biraz da özgüven yollamayı unutmmayın. Çok ihtiyaç olacak, çok... Heyecan yollamayınız; zira bu sakarlıkla zaten şansı sıfıra yakın.

- Efendim, hedefin yanındayız.

- Konuşulacakları yüklüyorum.Yavaştan heyecan enzimleri yüklemeye başlayın.

- Efendim, giriş konuşması başarılı. Lakin, muhabbetin uzaması için birşeyler yapmalı, bilginize...

- Konuşulacakları yükledim. En sondaki espride sevimli bir çocuk kisvesine bürünürken, gözlerin içinin parlamasına dikkat edin.

- Başarılı!

- Bir şeyler içme teklif edeceksiniz, çok dikkatli olun. Tek atışlık hakkımız var.

- Başardık!

- Görev bitmez. Gevşeme yok, mutluluk hormonlarını salgılayın. Surata şaşkın ama mutlu bir ifade yükleyiniz. Ayrıca gamzelerin görülmesini sağlayacak bir şekilde tebessüm ettirin.

Akciğerler nasıl? Biraz öksürtün mikrop atalım.

Boğaların mesaisi başladı, tüm izinler iptal.







* Akciğer

hayat ne garip, vapurlar falan

iki gündür kendimce fotoğraf çekmeye çıkıyorum. dün çıkmayı başaramadım evden bugün çıktım, fotoğraf makinesi pilleri yemişti. anlamıyorum arkadaşım 1 gün boyunca şarj edilmiş piller nasıl makinenin içinde 1 gün kaldı diye bitiyor? zaten normal pil çalıştırmıyor bile makinayı, alkalin de flaş kullanılırsa hemencecik bitiyor. ömrümü yedin valla sevgili makinacığım, tükettin beni. işin garibi fotoğraf makinasını çalıştırmaya çalıştığımda yakıştıramadım da bittiğini pillerin, basıyorum açma tuşuna tık yok, dedim alallala, sonra farkettim durumu. ancak çoook geçti.

o zaman şimdilik bir kaç istanbul fotoğrafı ekleyeyim, sonra benim çektiklerimi de eklerim. gerçi daha önceden kalmalar var ama ben yenilerini de çekmek istiyorum.

eski istiklal, ağaçlar falan var.



ve tabii ki kız kulesi... gerçi artık restoran oldu, biraz tuzlucaymış, henüz gitmişliğim yok; ancak, özel bir günse veya paranız bolsa gidilebilir gibi. denizin ortası yahu, gidilmez mi? hatta abimin servis şöförü, zamanında kız kulesine yüzdüklerini falan anlatırmış, ben o günleri hatırlamıyorum tabii. zira yaş nedeniyle yetişemiyorum, zaten yetişsem de pek iyi yüzücü olmadığımdan becerebilir miydim bilmiyorum, zaten bisiklete de kötü binen çocuk da bendim mahallede. herkes el bırakırdı, ben tek elimi bıraktığımda heyecanlanırdım. güzel günlerdi yine de :)




ve tabii ki yuvam üsküdar. pek tabii epeyce değişmiş durumda. şimdi her tarafını kazıyorlar, tüp geçit meydanımızı aldı götürdü. çok da kalabalık zaten.