29 Aralık 2009 Salı

kolayca yaklaşılabilir olmak!?

geçen gün gözümde arpacık çıktı. çok tatlı kaşınmakla beraber, uyarılara rağmen gözümü sürekli kaşımaktan kendimi alamadım. sonuç tabii ki kocaman şişmiş bir gözdü ve bu gözün belki de uzun süredir etrafıma yaydığım uzak durun benden, yalnız kalmak istiyorum etkisini kırmaya başladığını düşünmekteyim.

otobüs durağında öylece dururken gelen fransız turistle konuşmak, kendisine yardım etmekle başladı her şey. ardından amcamın teki geldi, biraz okuldan, biraz dünyadan, biraz da onun uğraştığı şeyden konuştuk. bir yeri arıyordu ve neresi olduğu hakkında en ufak fikrim olmasa da sanırım yardımcı olabildim. bir şeyler hakkındaki yorumuma, daha gençsin, siz değiştireceksiniz bunları, pes etmek yok babında yorumu ile beni gerçekten düşündürdü, eminim farkında değildi ama olsun. bugün de pakistanlı dostlarla tanıştım. new york'ta doktorluk yapıyorlarmış ve bu sabah 6da gelmişler, biraz onlarla konuştuk tarih vs. falan. sultan abdülhamit'in son padişah olduğunu düşünüyorlardı, vahdettin falan var dedim. son dönem osmanlı tarihini pek sevmediğimden sadece vahdettin'in ismini söyleyebildim. kendilerinin abdülhamit'in saltanat tarihi hakkında beni aydınlatmaları gözümden kaçmadı tabii. olsun ben de onlara bilmedikleri şeyler anlatabildim en azından.

bugün okulda ders çalıştık bolca, dersim yoktu ama perşembe günkü sınava çalışmam gerekliydi. bu arada her sınav dönemi yaptığım gibi bir dizi buldum ve kyle xy'ye başladım. fena dizi değil, bakalım perşembeden sonra ilgim sürecek mi?

16 Aralık 2009 Çarşamba

muhtelif konular ve hayat, belki de hayatım.

pek çalışkan bir blog yazarı değilim 2009 yılı içerisinde toplam 20 küsür blog yazısı kaleme alabilmişim. gerçi bu blogu da kediencee sayesinde açabilmiştim, kendisine de selamlar burdan, umarım okuyorsundur, pek ihtimal vermiyorum ama neyse. konumuza dönelim, bu konuda çok başarılı değilim kanımca ama olsun, git gide yazmaktan keyif almaya başlıyorum.

öncelikle boğazlarım ağrımaya başladı son günlerde. kış günü motorun dışarısında yolculuk etmemden kaynaklı bir durum olabilir, ancak bu boğaz ağrısı nezleye dönerse bu sene üçüncü defa hasta oluyor olacağım. yıllardır pek hasta olmadığımı göz önüne alırsak, bu konuda bu sene pek bir başarısız ollduğum açık. gerçi allahtan domuz gribine rast gelmedim ama 2-3 gün de olsa burnumun akması can sıkıcı. şu anda ne burnum akıyor, ne de baş ağrısı vs. var sadece boğaz ağrısı. yutkunmakta zorlanıyorum ve bu nedenle çay ve kahve tüketimim tarihin en üst seviyelerinde geziyor. bugün 10 bardaktan fazla çay içtim 15 de olabilir, bir fincan kahve ve bir fincan da sıcak çikolata içmiş bulunuyorum. daha bir şey içerbilir miyim bilmiyorum ama meyve çaylarını da denemeyi düşünüyorum artık bir çeşit olsun, değil mi? gerçi bu güne kadar hiç aram yoktu ama, farklılık istiyor insanın canı bazen.

kariyer anlamında, yüksek lisans son hız devam ediyor. tez yamama oldukça zaman var; ancak, makale çalışması içerisine girmeyi planlamaya başladım. yüksek bitmeden bir makale yayınlayabilirsem, ileride işime yarar diye umuyorum. gerçi çok ciddi literatür taramak, farklı bir durum ortaya koymak lazım ama vakit buabilirsem yapamayacağım bir şey değil diye umuyorum. çalışmayı bitirdikten sonra dergilerin de yayınlamayı kabul etmeleri lazım vs. vs. umarım sonu güzel biter. bunun yanı sıra sunumlar, vizeler son hız devam ediyor. yarın bir sınav daha var, konuları ancak bir kere okudum, hoca sayısal olmayacağını söyledi, inşallah yarın bir süprizle karşılaşmayız.

bu sene epey yeni arkadaş edindim, hepsi de sıcacık insanlar. çeşitli aktiviteler peşindeyiz, bakalım neler olacak o kulvarda?

ney'e başlayalı üç aya yakın zaman oldu. bayram arası hiç yaramadı ve neredeyse 3 haftadır elime alamıyorum kendisini. diyafram geliştirme sürecim de sürüyor aslında, 30 saniyedeyim şu an, onu kırka elliye taşımak gerekli, şu sıkışıklığım bir geçsin ona da bol bol vakit ayıracağım. önceliklerim arasında yüksek sıralar edindi kereta. notalara da çalışmak lazım, şimdi den 19 nota geldi, daha bunların iki katı kadar nota var vs. diyor hoca, bakalım göreceğiz.

last.fm'i kullanmayı bıraktım. artık ne dinlemişim, ne etmişimi bilmiyorum ve enteresan şekilde last.fm'i kullanmayı bıraktıktan sonra müzik dinleme sıklığımda belirgin şekilde azaldı.

bu arada alfred hitchcock'un pek çok filmini izledim, gerilim vs. diyenlere şaşmaktayım şu anda. adam şeker gibi filmler çekmiş, kendisini pek sevmekle beraber, imdb'de aldığı puanların biraz abartı olduğunu düşünmekteyim. şu dünya da marka olacaksın arkadaş, sonra istediğin kadar dandik iş çıkar, millet şahane süper desin. bu arada izlediğim dizi sayısı hayvani miktara ulaştı, neden bu kadar dizi izlediğimi birinin bana açıklaması gerekli. bu şekilde konuşmaya başladığıma göre, dizi sayısı da yakında düşebilir, zira hoşuma gitse de zararlı olduğunu düşündüğüm şeyleri hayatımdan kesip atmaya başladım. zaten kolay vaz geçen bir yapım olduğunu biliyordum ama bu kadar da kolay kestirip atabildiğimi bilemiyordum.

kısa bir senaryo elimizde artık, merlin'le birlikte çekmeyi planlıyoruz. muhtemelen erkek karakteri ben oynayacağım, önceden bu konuda istekli olurdum ama şimdi pek canımın istediğini de düşünmüyorum. bakalım o nasıl olacak?

aralık ayının üçüncü yazısını da kaleme aldım, sanırım bu senenin son yazısı olacak bu, şimdiden herkese mutlu yeni yıllar diliyorum. umarım yeni yıla girerken yaptığınızın yıl boyunca süreceği geyiğinden uzak olursunuz. bu geyiği seney görüşürüz esprisi ve 1 nisan saçmalığı kadar itici gördüğümü de eklemek istemekteyim şu an.

çaydan kahveden şekeri esirgemek!?

bir süredir çaya şeker atmayı bıraktım. bunun üzerine kimileri iyi yaptın, kimileri de çayda bilmem ne maddesi var, yediğinin içtiğinin özelliğini bağlıyori bi tane at yav en azından tepkileri verdi. ancak, şekeri kendisinden esirgemeye karar verdim. gerçi kendimden de esirgiyorum ama olsun. başlangıçta çayın yanında sürekli tatlı bir şeyler yeme ihtiyacı duyuyorduysam da, artık o eşiği de aşmış ve şekersiz çayın tadını sevmiş bulunmaktayım. işte tam bu noktada üçü bir arada kahvelerin de çok şekerli olduğunu fark ederek, tamamen şekersiz kahveye geçmiş bulunmaktayım. ilk denemeyi bugün yaptım ve kısmen başarılı oldu, kremasız kahve pek içmeyi sevmediğimden krema katarak denediğimde kesin sonucu elde edeceğimi düşünmekteyim.

bu hareketimle şeker fabrikalarına ekonomik krizden sonra bir darbe de benden geliyor. kısfmet diyor, önümüzdeki maçlara bakıyorum.

14 Aralık 2009 Pazartesi

abidik gubidik

enteresan bir şekilde uzuuun zaman sonra ilk defa athena dinliyorum, hoşuma gitti sanırım değiştirmedim. yalandan okumuştun her şeyi, ne kadar da boşlarmış oysa, biriktirdiğin her ne varsa savur hepsini okyanusa babında bişiyler söylemekteler. her ne kadar okyanusa neden savurduğumu ve de okyanusu nereden bulacağımı bilemesem de, tamamdır abiler dedim ve savurdum. o kadar da boşlar mı bilmiyorum ama neyse artık. eheh şarkı bitti şimdi de tarlaya ektim soğan başladı. bu şarkı athena'nın tanındığı şarkıydı, klibi var mıydı bilmiyorum ama amerikan futbolu oynadıkları klip aklıma geldi. ne alakaysa arkadaş, okyanus, amerikan futbolu, aykırı mısınız olm siz!?

ohoooo konu aldı başını gitti, ben bunları yazmak istememiştim. aklımda athena hiç yoktu, hemen the smiths açıyor ve please please let me get what i want dinliyorum. eveeet açmış bulundum.

efenim, bugün okul dönüşü boğazı geçerken bir de baktım ki motorun içerisi tamamen dolu, içeride ayakta gitmektense dışarıda oturarak giderim dedim ve kar yağması beklenen bir istanbul gününde boğazı motorun üst kısmındaki açık bölümde geçtim. sahip olduğum atkı, mont, eldiven triosuna güvendiğimden olsa gerek üşümeyeceğimi düşünmüştüm, aradan kaçan soğuk hava haricinde pek de üşümediğimi söyleyebilirim. evet şarkı yine değişti şimdi de they might be giants başladı, abiler birdhouse in your soul diyorlar. neyse ne diyordum, motordayım ve soğuğu göze almış birkaç cengaver ile birlikte yolumuzu alıyoruz, hemen yanımda bağırarak telefonla konuşan bir abla, karşımda soğuktan büzüşmüş bir abi ve diğerleri görüş alanımda olmayan birkaç kişi daha... birbirimizi tanımadan olduğunca birbirimizden uzakta yolculuğumuzu gerçekleştirdik ve hemen motor yanaştıktan sonra birbirimizden görüşmemek üzere ayrıldık. ki en güzel kısmı da bu olsa gerek. boğaz köprüsü ışıklandırması gayet hoş, ancak o ışıkların renk değiştirmesi gerekmiyor muydui ben öyle bir şeye şahid olamadım bugüni çok da dikkatli bakmamıştım açıkcası. evet şarkı yine değişti, yine they might be giants'den geliyor, istanbul diyorlar. tam da istanbul hakkında yazarken, bu şarkının gelmesi hoş. bu şarkının disney'in bir animasyonunda da kullanılmış olduğu ve istanbul'u çöl ve develerin olduğu bir yer olarak gösterdklerini hatırlıyorum. e tabi, o sıralar google ve google images de yoktu ki, adamlar bi açıp baksınlar.

neyse konu çok dağıldı, shuffle açayım zaten. farklı grupar gelsinler ardı sıra.

bu yazıyı yazmamın esas nedenini hatırlayamıyorum. bu arada şarkı the kinks, come on now'a döndü. ne güzel bir grup şu kinks. geçen bi arkadaşla konuşurken ilk duyduğunda yeni bir grup sandığını, grubun soundunun zamanın ötesinde olduğunu anlatmaktaydı. kendisine katılmakla beraber, 60 ların can olduğunu düşündüğümü daha önce de blogda yazdığımı belirtmeliyim. bu arada tekrar şarkı değişti, the chordettes'den just between you and me geliyor. kendileri de 50 lerden ve süperler. 50 ile 60 arası bu kadar popüler müziğin değişmesi enteresan. gerçi o sıralar popüler olan radyoda popüler olacak şarkılara karar veriliyodur diye düşünüyorum, zira amcalara nasıl tanıtsınlar ki başka şekilde. belki yazılı basın da bir etkin yol olabilir.

eveet yazının sonlarına gelirken şimdi de mavi sakal ben kimleyim çıktı. sanırım şu an kendimleyim.

yazı sapıtmadan sonlandırmak en iyisi, öptümi görüşürüz, baaaay.