29 Aralık 2009 Salı

kolayca yaklaşılabilir olmak!?

geçen gün gözümde arpacık çıktı. çok tatlı kaşınmakla beraber, uyarılara rağmen gözümü sürekli kaşımaktan kendimi alamadım. sonuç tabii ki kocaman şişmiş bir gözdü ve bu gözün belki de uzun süredir etrafıma yaydığım uzak durun benden, yalnız kalmak istiyorum etkisini kırmaya başladığını düşünmekteyim.

otobüs durağında öylece dururken gelen fransız turistle konuşmak, kendisine yardım etmekle başladı her şey. ardından amcamın teki geldi, biraz okuldan, biraz dünyadan, biraz da onun uğraştığı şeyden konuştuk. bir yeri arıyordu ve neresi olduğu hakkında en ufak fikrim olmasa da sanırım yardımcı olabildim. bir şeyler hakkındaki yorumuma, daha gençsin, siz değiştireceksiniz bunları, pes etmek yok babında yorumu ile beni gerçekten düşündürdü, eminim farkında değildi ama olsun. bugün de pakistanlı dostlarla tanıştım. new york'ta doktorluk yapıyorlarmış ve bu sabah 6da gelmişler, biraz onlarla konuştuk tarih vs. falan. sultan abdülhamit'in son padişah olduğunu düşünüyorlardı, vahdettin falan var dedim. son dönem osmanlı tarihini pek sevmediğimden sadece vahdettin'in ismini söyleyebildim. kendilerinin abdülhamit'in saltanat tarihi hakkında beni aydınlatmaları gözümden kaçmadı tabii. olsun ben de onlara bilmedikleri şeyler anlatabildim en azından.

bugün okulda ders çalıştık bolca, dersim yoktu ama perşembe günkü sınava çalışmam gerekliydi. bu arada her sınav dönemi yaptığım gibi bir dizi buldum ve kyle xy'ye başladım. fena dizi değil, bakalım perşembeden sonra ilgim sürecek mi?

16 Aralık 2009 Çarşamba

muhtelif konular ve hayat, belki de hayatım.

pek çalışkan bir blog yazarı değilim 2009 yılı içerisinde toplam 20 küsür blog yazısı kaleme alabilmişim. gerçi bu blogu da kediencee sayesinde açabilmiştim, kendisine de selamlar burdan, umarım okuyorsundur, pek ihtimal vermiyorum ama neyse. konumuza dönelim, bu konuda çok başarılı değilim kanımca ama olsun, git gide yazmaktan keyif almaya başlıyorum.

öncelikle boğazlarım ağrımaya başladı son günlerde. kış günü motorun dışarısında yolculuk etmemden kaynaklı bir durum olabilir, ancak bu boğaz ağrısı nezleye dönerse bu sene üçüncü defa hasta oluyor olacağım. yıllardır pek hasta olmadığımı göz önüne alırsak, bu konuda bu sene pek bir başarısız ollduğum açık. gerçi allahtan domuz gribine rast gelmedim ama 2-3 gün de olsa burnumun akması can sıkıcı. şu anda ne burnum akıyor, ne de baş ağrısı vs. var sadece boğaz ağrısı. yutkunmakta zorlanıyorum ve bu nedenle çay ve kahve tüketimim tarihin en üst seviyelerinde geziyor. bugün 10 bardaktan fazla çay içtim 15 de olabilir, bir fincan kahve ve bir fincan da sıcak çikolata içmiş bulunuyorum. daha bir şey içerbilir miyim bilmiyorum ama meyve çaylarını da denemeyi düşünüyorum artık bir çeşit olsun, değil mi? gerçi bu güne kadar hiç aram yoktu ama, farklılık istiyor insanın canı bazen.

kariyer anlamında, yüksek lisans son hız devam ediyor. tez yamama oldukça zaman var; ancak, makale çalışması içerisine girmeyi planlamaya başladım. yüksek bitmeden bir makale yayınlayabilirsem, ileride işime yarar diye umuyorum. gerçi çok ciddi literatür taramak, farklı bir durum ortaya koymak lazım ama vakit buabilirsem yapamayacağım bir şey değil diye umuyorum. çalışmayı bitirdikten sonra dergilerin de yayınlamayı kabul etmeleri lazım vs. vs. umarım sonu güzel biter. bunun yanı sıra sunumlar, vizeler son hız devam ediyor. yarın bir sınav daha var, konuları ancak bir kere okudum, hoca sayısal olmayacağını söyledi, inşallah yarın bir süprizle karşılaşmayız.

bu sene epey yeni arkadaş edindim, hepsi de sıcacık insanlar. çeşitli aktiviteler peşindeyiz, bakalım neler olacak o kulvarda?

ney'e başlayalı üç aya yakın zaman oldu. bayram arası hiç yaramadı ve neredeyse 3 haftadır elime alamıyorum kendisini. diyafram geliştirme sürecim de sürüyor aslında, 30 saniyedeyim şu an, onu kırka elliye taşımak gerekli, şu sıkışıklığım bir geçsin ona da bol bol vakit ayıracağım. önceliklerim arasında yüksek sıralar edindi kereta. notalara da çalışmak lazım, şimdi den 19 nota geldi, daha bunların iki katı kadar nota var vs. diyor hoca, bakalım göreceğiz.

last.fm'i kullanmayı bıraktım. artık ne dinlemişim, ne etmişimi bilmiyorum ve enteresan şekilde last.fm'i kullanmayı bıraktıktan sonra müzik dinleme sıklığımda belirgin şekilde azaldı.

bu arada alfred hitchcock'un pek çok filmini izledim, gerilim vs. diyenlere şaşmaktayım şu anda. adam şeker gibi filmler çekmiş, kendisini pek sevmekle beraber, imdb'de aldığı puanların biraz abartı olduğunu düşünmekteyim. şu dünya da marka olacaksın arkadaş, sonra istediğin kadar dandik iş çıkar, millet şahane süper desin. bu arada izlediğim dizi sayısı hayvani miktara ulaştı, neden bu kadar dizi izlediğimi birinin bana açıklaması gerekli. bu şekilde konuşmaya başladığıma göre, dizi sayısı da yakında düşebilir, zira hoşuma gitse de zararlı olduğunu düşündüğüm şeyleri hayatımdan kesip atmaya başladım. zaten kolay vaz geçen bir yapım olduğunu biliyordum ama bu kadar da kolay kestirip atabildiğimi bilemiyordum.

kısa bir senaryo elimizde artık, merlin'le birlikte çekmeyi planlıyoruz. muhtemelen erkek karakteri ben oynayacağım, önceden bu konuda istekli olurdum ama şimdi pek canımın istediğini de düşünmüyorum. bakalım o nasıl olacak?

aralık ayının üçüncü yazısını da kaleme aldım, sanırım bu senenin son yazısı olacak bu, şimdiden herkese mutlu yeni yıllar diliyorum. umarım yeni yıla girerken yaptığınızın yıl boyunca süreceği geyiğinden uzak olursunuz. bu geyiği seney görüşürüz esprisi ve 1 nisan saçmalığı kadar itici gördüğümü de eklemek istemekteyim şu an.

çaydan kahveden şekeri esirgemek!?

bir süredir çaya şeker atmayı bıraktım. bunun üzerine kimileri iyi yaptın, kimileri de çayda bilmem ne maddesi var, yediğinin içtiğinin özelliğini bağlıyori bi tane at yav en azından tepkileri verdi. ancak, şekeri kendisinden esirgemeye karar verdim. gerçi kendimden de esirgiyorum ama olsun. başlangıçta çayın yanında sürekli tatlı bir şeyler yeme ihtiyacı duyuyorduysam da, artık o eşiği de aşmış ve şekersiz çayın tadını sevmiş bulunmaktayım. işte tam bu noktada üçü bir arada kahvelerin de çok şekerli olduğunu fark ederek, tamamen şekersiz kahveye geçmiş bulunmaktayım. ilk denemeyi bugün yaptım ve kısmen başarılı oldu, kremasız kahve pek içmeyi sevmediğimden krema katarak denediğimde kesin sonucu elde edeceğimi düşünmekteyim.

bu hareketimle şeker fabrikalarına ekonomik krizden sonra bir darbe de benden geliyor. kısfmet diyor, önümüzdeki maçlara bakıyorum.

14 Aralık 2009 Pazartesi

abidik gubidik

enteresan bir şekilde uzuuun zaman sonra ilk defa athena dinliyorum, hoşuma gitti sanırım değiştirmedim. yalandan okumuştun her şeyi, ne kadar da boşlarmış oysa, biriktirdiğin her ne varsa savur hepsini okyanusa babında bişiyler söylemekteler. her ne kadar okyanusa neden savurduğumu ve de okyanusu nereden bulacağımı bilemesem de, tamamdır abiler dedim ve savurdum. o kadar da boşlar mı bilmiyorum ama neyse artık. eheh şarkı bitti şimdi de tarlaya ektim soğan başladı. bu şarkı athena'nın tanındığı şarkıydı, klibi var mıydı bilmiyorum ama amerikan futbolu oynadıkları klip aklıma geldi. ne alakaysa arkadaş, okyanus, amerikan futbolu, aykırı mısınız olm siz!?

ohoooo konu aldı başını gitti, ben bunları yazmak istememiştim. aklımda athena hiç yoktu, hemen the smiths açıyor ve please please let me get what i want dinliyorum. eveeet açmış bulundum.

efenim, bugün okul dönüşü boğazı geçerken bir de baktım ki motorun içerisi tamamen dolu, içeride ayakta gitmektense dışarıda oturarak giderim dedim ve kar yağması beklenen bir istanbul gününde boğazı motorun üst kısmındaki açık bölümde geçtim. sahip olduğum atkı, mont, eldiven triosuna güvendiğimden olsa gerek üşümeyeceğimi düşünmüştüm, aradan kaçan soğuk hava haricinde pek de üşümediğimi söyleyebilirim. evet şarkı yine değişti şimdi de they might be giants başladı, abiler birdhouse in your soul diyorlar. neyse ne diyordum, motordayım ve soğuğu göze almış birkaç cengaver ile birlikte yolumuzu alıyoruz, hemen yanımda bağırarak telefonla konuşan bir abla, karşımda soğuktan büzüşmüş bir abi ve diğerleri görüş alanımda olmayan birkaç kişi daha... birbirimizi tanımadan olduğunca birbirimizden uzakta yolculuğumuzu gerçekleştirdik ve hemen motor yanaştıktan sonra birbirimizden görüşmemek üzere ayrıldık. ki en güzel kısmı da bu olsa gerek. boğaz köprüsü ışıklandırması gayet hoş, ancak o ışıkların renk değiştirmesi gerekmiyor muydui ben öyle bir şeye şahid olamadım bugüni çok da dikkatli bakmamıştım açıkcası. evet şarkı yine değişti, yine they might be giants'den geliyor, istanbul diyorlar. tam da istanbul hakkında yazarken, bu şarkının gelmesi hoş. bu şarkının disney'in bir animasyonunda da kullanılmış olduğu ve istanbul'u çöl ve develerin olduğu bir yer olarak gösterdklerini hatırlıyorum. e tabi, o sıralar google ve google images de yoktu ki, adamlar bi açıp baksınlar.

neyse konu çok dağıldı, shuffle açayım zaten. farklı grupar gelsinler ardı sıra.

bu yazıyı yazmamın esas nedenini hatırlayamıyorum. bu arada şarkı the kinks, come on now'a döndü. ne güzel bir grup şu kinks. geçen bi arkadaşla konuşurken ilk duyduğunda yeni bir grup sandığını, grubun soundunun zamanın ötesinde olduğunu anlatmaktaydı. kendisine katılmakla beraber, 60 ların can olduğunu düşündüğümü daha önce de blogda yazdığımı belirtmeliyim. bu arada tekrar şarkı değişti, the chordettes'den just between you and me geliyor. kendileri de 50 lerden ve süperler. 50 ile 60 arası bu kadar popüler müziğin değişmesi enteresan. gerçi o sıralar popüler olan radyoda popüler olacak şarkılara karar veriliyodur diye düşünüyorum, zira amcalara nasıl tanıtsınlar ki başka şekilde. belki yazılı basın da bir etkin yol olabilir.

eveet yazının sonlarına gelirken şimdi de mavi sakal ben kimleyim çıktı. sanırım şu an kendimleyim.

yazı sapıtmadan sonlandırmak en iyisi, öptümi görüşürüz, baaaay.

23 Kasım 2009 Pazartesi

last.fm i terkettim, pişman değilim.

birkaç senelik üyeliğimin ardından an itibari ile, hiçbir neden bulunmadan last.fm e artık dinlediğim şarkıları skroplamama kararı aldım. bu almıış olduğum kararın ne bana, ne last.fm'e, ne de siz beni okumayan okurlarıma faydası var. ha neden o zaman dinlemiş olduğum 10 küsür bin şarkının logu orada hiçbir fikrim yok, ne dinlerim, ne ederimin kaydını tutmaktan haz ettiğim, istatistiki verilerden hoşlandığımdan olabilir bu durum, ancak yine de çok emin değilim.

peki bundan sonra hiç mi kullanmayacağımi ne bileyim lan ben? kendi kendime soru sorup cevaplamaya da başladım ya, artık deli diye atacaklar bi yerlere anasını satayım.

okidoki agresifleşemeyelim. sakinim, derin nefes, derin nefeeees. homm.

her şeyi bilmek istiyorum

pek çok şeye merakım vardır, pek çoğuna da yoktur. ancak az sonra gireceğim sınavdan mütevellit, belki de ilgim olmayan pek çok şeyi kafama çivilemek zorundayım, ama. aması var işte bu durumun, gerekli gereksiz yüzlerce sayfalık notlarımın, pek çok sayısal problem tipinin az sonra benden çözülmesi ve cevaplanması bekleniyor. hazır mıyımi emin değilim, sanırım bir şeyler yapacağım; ancak, istediğim puanı alabilecek miyim bilmiyorum. bu nedenle kara delik gibi her bilgiyi emmek istiyorum şu an, kim ne sorsa cevaplamak istiyorum.

kim bilir belki o zaman, her şeyi bildiğim zaman, çıkarım bir dağın başına, sakal falan uzatırım, fantastiko bir adam olurum. sererim seccademi, birileri gelir soru sorar ben de tebessüm eder ipucunu veririm. tam cevp vermek yok tabii ki, derim sevda kuşun kanadında, ürkütürsen tutamazsın, ökse ile sapanla vurursun da saramazsın. ya da millet beni deli sanar taş falan atarlar, vurabilirlerse kafam kanar. ben de bilgelikle oturduğum seccadenin üstünden onlara gülümserim, ne de olsa her şeyi biliyorum, yaptıklarının analizini yaparım, çocukluklarına inerim kafamda.

behey beheyy....

14 Kasım 2009 Cumartesi

öyle olmuş, böyle olmuş

insan girdiği yeri yadırgıyabiliyor, alışma süreci oluyor. ama bu geçişin insanın canını sıkması gerekli mi veya insan bunu umursamalı mı?

vampircik eski günlerini arıyor, son günlerde eski sevdiceğimi yalnız bırakmamaya çalışıyorum; ancak bu hızının sürmesi için düzenli ilgiye ihtiyacı var. aynı ilişkilerdeki gibi, umarım başkaları da ilgi gösterir. benim çok başarılı olduğum söylenemez uzun vadede.

ezber olan sınava girmek nedir yahu. öğrenmek değil, ezberlemek amaç olmamalı. ayıptır ne diyeyim.

toplu taşımaya zam gelmiş, oh mis!

iş güç mü bulsam diye düşünüyourm yer yer, okumak güzel ama biraz da para mı kazansak?

müze falan gezelim planı var şu ara, gelmek isteyen?

hikaye yazasım var, kısa film çekesim var, her şeyi canım çekiyor şu sıra, çok aç gözlü oldum.

olur mu hiç üç kulak dön de aynaya bak.

2 Kasım 2009 Pazartesi

60lar can mıdır, cansa neden candır?

biritiş inveyjın olarak da adlandırılan ve the beatles'in amerika'daki bir talk showa katılmasıyla başlayan, ingiliz müziğinin tüm amerika'yı ve tabii ki ardından da dünyayı etkisi altına alması 1960lara denk gelmekte.

the beatles ile başlayan the hollies, the kinks, the turtles, the animals ve daha pek çok grup ile dünya sarılırken, bu gruplar da dünyaya pek çok leziz şarkılar armağan etmektelerdi. hatta sadece güzel şarkılar armağan etmek değil, aynı zamanda yeni yeni müzik türleri de armağan etmektelerdi. the kinks'in bir ata olduğu genel olarak kabul edilir misal.

neyse o kadarını kurcuklamayalım.

güzel şarkılar diyorduk, the beatles'in onlarca hiti var onları saymaya gerek var mı bilmiyorum; ancak the turtlesin happy together'i kesinlikle anılmalı veya no milk today'i unutmalı mıyız? herman's hermit'e kesinlikle bu şarkı için teşekkür etmeliyiz. peki ya süpsüper bir şarkı olan the hollies'in bus stop'una ne demeli? herman's hermit'in başkalarına çok anlam ifade etmeyen, bana çok ironik gelen ve gülerek ve severek dinlediğim i'm henry the vii i am ise çok tatlı bir şarkıdır, gerçekten. house of the rising sun ve the animals zaten efsanedir. peki hiç the byrds'in mr. tamborine versiyonunu dinlediniz mi?

hepsi ve daha fazlası altmışlarda.

23 Ekim 2009 Cuma

bak gördün mü eşek kadar oldum

kimileri doğum günlerini çılgın atarak, eğlenerek falan geçirir. benim için daha ziyade üzüntü verici günlerdir. gerçi üzüntü verici dediğimden o günlerde canı sıkkın falan olduğum düşünülmesin, bir önceki günden farkı yoktur benim için ve hatta gayet de saçma bulurum bu günleri. neyse lafı uzatmanın haceti yok, bugün yaş katsayıma bir birim daha eklenmiş durumda ve bu dünyadaki günlerim bir adet daha azalmış bulunmakta.

ölüme bir gün daha yaklaştım. hadi kutlayalımi nerede benim pastam.

5 Ekim 2009 Pazartesi

anime tam kaptırmışken ortaya çıkan absürd bölümler

anime dünyası acayiptir izleyenler bilir. uçanlar mı ararsınız, bi türlü ölmeyenler mi, robotlusu bile var. enteresan bir dünya yani. neyse konumuz animelerin acayipliği değil, zira dünya acayip, anime acayip olsa ne olur değil mi?

neyse, konuya bodoslama dalmak istemediğimden, gereksiz bir girizgah ile başladım, şimdi de yazının ana konusu. elemanlar uçark, koşarkene, kötü adamın tam ümüğüne binilecekken, bir bakarsınız garip bir bölüm, konu ile alakası olmayan bir şeyler falan. capon abiler yüzlerce bölüm anime çizmiş olmanın yapmış olduğu kafa ile bir anda kayışı kopartıp, alakasız bölümler çizerler böyle bir 10 - 15 bölüm kadar, ki farkında olmasalar da acayip sinir bozar. hatta öyle sinir bozar ki, bazı zamanlar bazı insanlar ilgili animeyi takip etmeyi dahi bırakabilirler (bir arkadaş ekolü). zaten izlemese ne kaybeder ki, çocuk mu o caaanım çizgi mizgi...

neyse buradan yetkililere sesleniyorum, abidik gubidik bölümler yayınlayacağınıza tatil yapın kafanız rahatlasın. maldivler size yakın mesela, eşek yüküyle para kazanıyosunuzdur, atlayın uçağa gidin bi tatil yapın. fotoğraf makinenizi de alın, caponsunuz siz, makinesiz olmaz. bol bol barış işareti yapın foto çekin, çektirin ya. adama akşam vakti sinir yaptırdınız.

neyse gözlerinizden öper, sevgiler dilerim yer yer. alivederçi beybi.

24 Ağustos 2009 Pazartesi

3 tonluk hipopotam tarafından kovalanmak?

ice age'de sid'imizin sezonun son hindiba'sını yiyerek nasıl 2 hipo tarafından kovalandığını hatırlarız (acıklı hikaye).



işte bu korkunç (!) deneyim, bir afrikalı abimiz tarafından da denenmiş.

uslu uslu yemeği ile meşgul olan hipopotam, abi tarafından rahatsız edilince, 3 tonluk cüssesi ile kendisini kovalamaya başlamış. işin garibi bu 3 tona rağmen hipolar 30 km hızla koşabilmektelermiş. ve hatta daily mail'in haberine göre, ki bu blog gönderisinin kaynağı da o haberdir, hipolar afrikada insan ölümlerine en çok sebep olan memelilermiş. agresiflermişler de, neyse bu belgesel tandanslı cümleleri bırakıp olayın resimlerini de ekleyelim...






bu koşuşturmanın sonucu haberde yer almıyor. umarım ölmemişindir adamım.

18 Ağustos 2009 Salı

binlerce yıllık oyuncağa aşık olmak

geçen gün arkeoloji müzesine gitmiştik. gerçi oradan malzeme çıktı biraz, bir tane daha resim yayınlamıştım ama favorime şimdi sıra geldi. yav tim burton filmlerinden fırlama oyuncaklarla karşılaşmaz mıyım? aşık oldum neredeyse. neredeyse değil valla, oldum gitti.

böyle bir güzellik yok. bana verseler keşke, ama zor biraz. olmadı artık ben de alacağım elime kili çamuru, kendim yapacağım. gerçi çok beceriksizim ama belki olur di mi?

işte kendileri de buradalar:



eski babil döneminden kalmalarmış. muhtemelen dini amaçla kullanılmıştıur falan diyorlar da bunlara tanrı diye tapan zihniyet yoktur kanımca. 3 cm len bunlar :D

haklarında bilgi veren yazının da fotoğrafını çekmişim o da burada.

16 Ağustos 2009 Pazar

ışıklar içerisinde yatmak?

bu lafı duyunca garipsiyordum; ancak artık manasını biliyorum. ha, ışıklar içinde yatmak buysa, ben istemiyorum. peşinen söyleyeyim de, beni müzeye gömmeyin. utanırım zaten o kadar insanın karşısında cıbıl durmaktan.

not: istanbul arkeoloji müzesi süper bir yer, gidiniz, geziniz. hatta selam edin ben de geleyim o kadar müze kartımız var değil mi?

30 Temmuz 2009 Perşembe

14. çocuğa hamile olmak?



işte resimdeki abi ile abla bunu başardı. abimizin suratındaki ifade her şeyi özetliyor esasında.

haberin detayları için : http://www.thesun.co.uk/sol/homepage/news/2562506/Pregnant-mum-of-13-For-every-child-they-take-Ill-have-another-one.html

29 Temmuz 2009 Çarşamba

tavandaki beyaz nokta

tul kral masallari, masal no: 1.

sayfa 1 - 4.

tavandaki beyaz nokta

öyle, öylece oturuyordu...

tavandaki beyaz noktasına bakıyordu. beyninde dolanan garip düşünceleri beyaz noktada toplamaya çalışıyordu.

bence beyaz nokta düşüncede toplansın, 'onun başı kel mi' dedi. ellini burnuna götürdü. işaret parmağını burnuna soktu; gözü halen beyaz nokta da takılı idi.

şakacı arkadaşının hafiften arkasından geldiğini farkedememişti. burnunun maden arama tesisi olmadığını hatırlatmak için,

koluna alttan hafifçene vurdu. amma ve lakin alttan gelen bu tepki, beyindeki beyaz noktanın acı ile kırmızıya dönüşmesine vesile olmuştu bile... gözleri karardı. birden kendini beyaz noktanın içinde buldu..


her yer beyazdı!

korku ile birlikte, farkında olmadan bir kapının öünde durduğunu farketti...

karşıdaki beyaz ışık ona geeeeeel, geeeeeel diyordu. acaba gitmeli miydi? ve hatta ölmüş müydü? tavşan varsa ortalıkta alis'in harikalar diyarı da olabilirdi burası? yoksa matrix miydi? nereydi yahu, nereydi işte, nereydi???

ağır adımlarla içeri girdi. gözünü alan beyazdan bir nebze kurtulmuştu.

ilerlerdi. aynalarla kaplı bir koridora geldi. hiç ses yoktu. sessizliğin garip uğultusu kulaklarındayken, yüzünü aynaya döndü...


o da ne!? koskoca başka dünyaya gitmişti ama hala aynı salak espri anlayışı hüküm sürüyodu... komiklik aynaları karşısındaydı. bir tarafta upuzuuun, bi tarafta şipşikşko görünüyordu. benlik aynası, ne bileyim sihirli ayna beklerken karşısına çıkan aynalara morali bozulmuş, üzülmüştü belki de. gülerken, ağlıyordu. ağlarken, gülüyordu...


koridor içinde, hızlıca koşmaya başladı.


koşarken şakacı bir ayağın uzatıldığını görememişti panikten. çok artistik bir uçuşla kendini yerde buldu... yarebbim burası neresiydi be! mizah anlayışından dolayı kendisini korku filmi ögesi gibi hissetmeye başlamıştı. yerden kalktı. koştu...

merdivenleri gördü, tırmanmaya başladı.

yine bir kapının önüne gelmişti. biraz ürkek ve şaşkın, ağlamaklı yüz ifadesi ile karşılayabilmişti kapıyı. bu kapının şakalardan kurtuluş olduğuna kendisini iyice inandırdıktan sonra korkuyla kapıyı açtı. bir de ne görsün, karşısında inanılmaz bir yemek sofrası... ne ararsan var! kuş sütü de dahil olmak üzere her türlü yemek koccamaaaan bir masa üzerinde yer almakta... acıktığının da farkına varan ufaklık, kendisini tutamadan koşarak masanın yanına gitti.

en sevdiği yemeğe dokunacakken koyboldu. bir diğerine yöneldi kayboldu diğeri, diğeri, diğeri derken, masa boş kaldı... oysa ki, hiç bir şey yememişti. birden duvaralar hareket etti, zemin terse döndü. karanlık bir odada öylece duruyordu. işin kötüsü odada bir başına duruyodu ama zeminde değil, bu sefer tavandaydı. tavanda olması yetmezmiş gibi şimdi tekrardan

az önceki iştah açıcı sofra ortaya çıkmıştı. bulunduğu yerden zıplayıp masadaki yemeklere ulaşmaya çalışıyordu sürekli. yorulana kadar denedi durdu, baktı olacak gibi değil, üzgün üzgün oturuverdi yere... bir yarasa gibi baş aşağı duruyordu. birden kırmızı bir boya tüm tavanı sarmaya başlamıştı. masa gitmiş, karanlık odada yüzüne habire hızla birşey çarpıyordu. tokat gibiydi, canı acımaya başlamıştı. kayboldan masada kalan bir bardak suya atladı
her yer yine beyazdı...

gözlerini açtığında, kendini yerde buldu. arkadaşının son tokadı ile ayılmıştı. şaşkın bakışlarla tavandaki beyaz noktaya baktı, sonra işaret parmağındaki kana. burnu kanıyordu ve bayılmıştı. arkadaşının tokatları ile kendine gelmişti, birden kapı açıldı ve annesi haydi yemeğe diye seslendi.


yerinden kalktı, beyaz noktaya baktı...

burnundaki acıyla yavaş yavaş merdivenleden inerek yemek odasına gitmeye çalışıyodu. holden geçerken küçükken aldırdığı şaka aynalarını gördü. bir uzun, bir şişko, aman da ne komikti! şimdi hatıra diye kalmıştı...

dalgın dalgın, yemek odasına doğru yürürken kardeşi çelme takıp düşürmüştü yere. hey allam yarebbim diye söylenirken bu kabusun bitmesini umarak kapıyı açtı. bir de ne görsün? süper bir masa!

allahım nolursun noluuurrrsssuuunn tavanda yürümek istemiyorum diye dua ederken, annesi ve ailesinin şaşkın bakışlarını farketti.

tavana baktı. yemek odalarının tavanındaki büyük aynaya baktı. 'ne oluyor bana yahu' derken, masaya çarptı. en sevdiği yemek dökülmüştü...

masaya oturdu. tuzluğa uzanacaktı, bir başkası kaptı. ekmeğe uzanacaktı ekmek bitti. meyve suyu da bitmişti. korku dolu gözlerle masadakilere baktı...

27 Temmuz 2009 Pazartesi

idam

evet uzun zaman sonra yolladığım bir diğer resim olsun bu da. bundan bayağı zaman önce vampircik'te bir arkadaş paylaşmıştı, ilk gördüğümde çok gülmüştüm, hala da gülüyorum.

24 Mayıs 2009 Pazar

asiaminor ve hijazz üzerine

efendim, hep ecnebileri dinleyecek değiliz ya, ülkemizde de güzel müzik yapan abiler, ablalar bulunmakta. son dönemlerde dikkatimi çeken, özgünlük katsayısının da pek bir yüksek olduğun iki müzikal olay var, bunlardan birisi hijazz albümü, diğeri ise asiaminor grubu. her ne kadar ne yazık ki, asiaminor devam etmiyor olsa da, müziğin kayıtlı olmasından dolayı ömür boyu kaybolmayacak olmasının sevincini yaşıyorum şu sıralar.

efenim, dinleyiniz eğer etnik cazdan hoşlanırım derseniz.

22 Nisan 2009 Çarşamba

Evim, evim güzel evim desek bu eve olmaz mı?

hani insan bazen, biraz dünyadan, insanlardan soyutlanmak ister ya...

işte tam soyutlanmalık bir ev profili var ki karşımız da, hafif ürpertici, daha çok çekici...

karşımızda hayallerimin evi...

Dergi Diyar Sayı 3 Yayında...

dergi diyar projesini 2008'in aralık ayında biz gazla hayata geçirmiştik. ilk iki ay muntazaman çıkardığımız dergimizinm, 3. sayısını biraz gecikme ile nisan ayının 19uncu gününde hayata geçirebildik. ama hoş oldu 3. sayısı da. şahsen kişisel görüşüm bu yönde.

3. sayıda halukumben'in tasarımının dergiye yeni bir hava kattığı çok açık. klasikleşmiş reklamlarımızdan bu sayıda yok. önümüzdeki sayıda reklamlardan birkaç tane yer alacağını düşünüyorum...

bu sayıda sabih cangil ve bora uslusoy röportajları yer aldı dergide. bu röportajlar nedeni ile, özel bir yazım olamadı malesef, bir sonraki sayıda bir konuda yazmak istiyorum açıkcası. sonraki sayıda süpriz röportajlar yer alacak, dikkatle izleyiniz efendim...

derginin linkini de vereyim tam olsun bence.
dergidiyar.com / tıklayıp hemmen okumaya başlayabilirsiniz... (reklam kokan hareketler bunlar)

13 Mart 2009 Cuma

oyun oynamak, ps ve become a legend

eveet, evet.

uzun zaman sonra oyun oynamaya başladım. her ne kadar bu durumda dış etmenlerin payı olsa da son birkaç günde ciddi şekilde oyun oynadığım gerçeğini değiştirmiyor. ne zaman oyun mevzusu açılsa bildiğim iki oyun olduğunu bunların da age of empires 2 ile cm manager 01-02 olduğunu söylerdim. artık bu iki oyuna pes 2009'u da eklemem gerekecek. gerçi pes'in bir modu olan become a legendi oynuyorum sadece ama bu da pes sayılır sanırım.

bu become a legend denilen mod, sizin sahip olduğunuz bir futbolcu karakterini yönlendirmeniz ile futbolcunun gelişmesini falan konu alıyor. daha önce goal filmini izlediyseniz şayet, ister istemez içinizde bir futbol yıldızı oluşturma isteğiniz oluyor.

neyse efendim, sözü çok da uzatmanın manası yok. siz oynamayın, fena sarıyor zira.

bu karakterin ne yaptığını ettiğini vampircik.com'da ki become a legend başlığında yazmıştım, isterseniz oradaki yazıyı buraya da yapıştırayım da, dileyenler karakterim ne yapmış, ne etmiş görsünler...

işte yazı:

az sonra okuyacaklarınız oyunun acemisi olmam ile alakalı olabilir de, olmayabilir de... pes adlı oyundaki bir oyuncunun gelişiminin kelimelerle ifade edilmesidir, okuyacağınız...


efenim mini mini birler tadında sahip olduğunuz karakter 17 yaşında, dostluk maçı, deneme maçı gibim bişi ile futbol hayatına adımını atıyor. bu maçı izleyen gözlemciler de, şayet beğenirlerse sizi kadroalrına katmak için teklif yapıyorlar.

benim oyunum da bu şekilde başlamıştı. hazırlık maçında pek bir varlık gösterememiştim, pres vs. tamam da vücuda tam hakim olamadığımdan çabuk kesilmiştim vs. sonuç olarak, bir forvet olarak gol atamadan bitirdiğim bir maç olmuştu benim için bu deneme maçı. ancak gözlemciler bende ışık görmüştü ki, 4 - 5 takımdan teklif almıştım. aralarından italyan liginde oynamak istediğimden chievo'yu seçtim kendime...

işte profesyonel hayatım da bu şekilde başlamıştı. başlamıştı ancak, hayvani zor olmasının yanı sıra, vücudun da dayanıksız ve yeteneklerimin de oturmamış olması nedeni ile kabus gibi bir sezon beni bekliyordu. yedek medek başlamışken ara ara ilk 11 olmaya başlamıştım; ancak gol dediğimiz naneyi atmayı bir türlü beceremiyordum. bırakın gol atmayı, şut çeksem kendimi şanslı sayıyordum. uzun lafın kısası chievo'da yarım sezon kaldım ve ara transfer döneminde kendimce kolay olduğunu düşündüğüm hollanda liginin yolunu tuttum. bu arada chievo'da da 12 maç forma şansı bulup sadece 1 gol atma başarısı göstermiştim.

chievo'dan, hollanda'ya geçtiğimde, büyük beklentilerim vardı. italyan ligininin sertliği ne kadar ünlüdür bilirsiniz. hollanda da şeker gibi bir ligin beni beklediğini zannediyordum. yanılmışım! gayet sert ve katı defans uygulayan bir ligmiş meğer. bu ligde de top süremez, adam geçemez olmuştum. üstüne üstlük şu an adını bile hatırlayamadığım orta alt sıralara oynayan dandirik bir takımda yer alıyordum. hocanın beni top süremediğim halde orta saha ve kanatlarda denemesi ile iyice hayattan bezmiş, darmadağın olmuştum ve de bu takımda da yarım sezon oynadıktan sonra ayrılmaya karar vermiştim. zar zor çıktığım 11 maçta ne gol, ne de asist yapma başarısı gösterebilmiştim. hollanda maceramdan sonra, ilk göz ağrım olan italya'ya geri dönmeye karar vermiştim. sezon sonu gelen tekliflerin arasından torino'yu kendime takım seçmiştim...

tekrardan italya günleri başlamıştı. her ne kadar gol atamayan bir topçu da olsam, forvette yer almaya devam ediyordum. bu arada torino'da yavaş yavaş yedek başlamaya başlamıştım bile. bir kaç maç geçmeden ilk 11de kendime yer bulmaya başladım. torino üçlü forvet hattına sahip olsa da çok zor gol atan bir takımdı. ancak gol atamamasına rağmen gol de yemeyen bir yapısı vardı. bu takımda kendime göre üstün bir performans sergileyip yarı sezonu 3 golle tamamladım. bu 3 golü küçümsemeyin, takımın en skoreri ben olmuştum. iyi kötü ilk 11de yerim hazırdı, pas alabiliyordum vs. vs. ancak sezonun ortası gelip de, transfer teklifleri gelmeye başlayınca, kafam karıştı ve bu sefer de fransa'nın yolları bana görünmüştü. 17 maçta 3 gollük torino performansımdan sonra, bu sefer de takımım nice'ydi...

fransa'da artık patlama yapacağımı düşünüyordum. çok fena olmayan torino macerasından sonra artık keyfim, güvenim tamdı. ancak patlama dışa dönük değil, içe dönük oldu. fransa macerası tam anlamıyla içimde patlamıştı... bir türlü pas alamıyordum, rakip savunmaları taş gibiydi, adam geçmekte çok zorlanıyordum, bırakın golü, şut bile çekemiyordum. nice ile 11 maça çıkabildim ve 1 asist yaptım. hayatımın ilk asistini nice forması ile yapmıştım. sezon sonu göründüğünde, nice'de kalmam söz konusu bile olamazdı ve gelen teklifler arasında kafama yatan tek takım olan newcastle united'in yolunu tutmuştum.

newcastle'ye gitmeden önce, newcastle'nin forvet hattından bihaberdim. gidince, nasıl yer bulacağım konusunda strese girdim. zira owen, martins, viduka ve ameobi'den oluşan acayip bir hatta sahipti newcastle. ancak ilk üç maçlık yedekliğimden sonra artık yavaş yavaş ilk 11 de yer bulmaya başlamıştım. zaten owen, martins ile oynamak da acayip keyifliydi. newcastle günlerimde atacking, body balance gibi özelliklerimde iyileşme gösterdim. dolaştığım onca yerin de kattığı tecrübe ile karakterim daha bir güçlenmişti, daha hızlı top sürmeye başlamış ve daha iyi şut çekmeye başlamıştı. bu kadar anlattığıma bakmayın newcastlede görüntü var gibi olsa da sonuç yoktu. kaldığım tam bir sezon boyunca fileleri sadece bir kez havalandırabilmiştim. bu bir golün yanında da 2 asistim vardı. toplam 25 maçlık newcastle yolcuğumda 1 gol 2 asistlik bir performans sergilemiştim. sezon sonunda artık takımdan ayrılma isteği dduymaya başlamıştım, her ne kadar newcastle'yi sevsem de bol gol atmak istediğimden, daha önce en iyi performansı sergilediğim italya'ya dönmeye karar verdim. sezon sonundatorino'nun beni istemesini beklerken, itaya'dan sadece napoli bana talip oldu. biraz da mecburiyetten napoli yolları bana görünmüştü.

gök mavi formayı sırtıma geçirdikten sonra, ligde üst sıralara oynamaya çalışan napoli'de gol aramaya başladım. iki forvetlik sistemi maalesef benim oyun stilime uymuyordu. ne pas veren vardı, ne de beni umursayan. zorlu geçen yarım sezonda hiçbir varlık gösteremedim. sezonun son maçında zor da olsa bir asist yapabiliştim sadece. sezon arası geldiğinde artık tek istediğim napoli'den olabildiğince uzaklaşmaktı...

gelen tekliflerden deportivo la coruna'yı üst sıralara oynadığı için seçtim. ilk maç yedekten girdiğim çata 2-0 gerideki takımım için 2 gol atarak beraberliği sağladım. ertesi maç da barcelona'ya 1-0 mağlup durumdayken sonradan girip 1-1 i getiren golü attım. 2 maçta 3 gollük performans beni kendimden geçirmişti, hayatımda en fazla bir sezonda 3 gol atmışken şimdi 2 maçta 3 golü bulmuştum. galiba deportivo'ya aşık oluyordum. her neyse hala deportivo'dayım 12 maçta 6 golüm var. il 11 oynuyorum, kadroya alınmadığım maçlar olsa da, olsun. bu takımdan ayrılmayı sanırım uzunca bir süre düşünmüyorum...

24 Şubat 2009 Salı

cadillac records pek güzel, pek şahane bir filmmiş yahu

eveet, evet. bir film yazısı ile daha karşınızdayım.

her ne kadar müzikal sevmesem de, içerisinde müzik geçen filmlere bayılıyorum. across the universe olsun, school of rock olsun pek hoşuma gitmişti. cadillac records da, hem rock'n roll'u, hem de müziği sevenler için farklı bir yer edinebilecek kapasiteye sahip bir film.

bir chuck berry, bir muddy waters, bir howlin' wolf, bir etta james kimdiri biliyorsanız, cadillac records ile bir şekilde yolunuz kesişmiş demektir. bu efsanevi kayıt şirketinin hikayesinin anlatıldığı bir film cadillac records. müzik tarihinin şekillenmesinin bir şekilde yansıması gibi bir durum da söz konusu.

filmin başladığı an, based on a true story diyerekten, olay başlıyor, hazır olun diyor film ve ardından olaylar anlatılıyor. ben blues ve rock'n roll sevdiğim için filmdeki anlatım kopuklukları vs. bana bir şey ifade etmedi, bitene kadar ağzım açık dinledim. şayet siz de bu tarz filmlerden hoşlanıyor, az önce ismini zikrettiğim sanatçılarla hoşlaşıyorsanız, filmi pek seveceksiniz, aksi halde sevmeyebilirsiniz de.

son olarak bu filme 6,'yı layık gören imdb ziyaretçilerine de teessüfler. ayıp ayıp, dandirik little miss sunshine'ye 8,2'yi vermeyi biliyorsunuz ama. ayıp ettiniz kalbimi kırdınız.

23 Şubat 2009 Pazartesi

müzikaller falan filan.

evet karar verdim, müzikallerle aram hiç iyi değil. hayır nefret derecesi değil, ancak hoşlaşamadık bir türlü kendileri ile.

mamma mia'yı izlemeye çalışırken, izlemeden kapatmamın nedeni müzikal olmasıydı. the sound of music'i izlemeye çalışırken bugün, müzikal olduğunu görünce (evet, filmi izlemeden önce araştırmıyorum hiç), neredeyse kapatacaktım. insanlar söyleyeceklerini dans ederek, şarkı söyleyerek söylediklerinde gereksiz bir iticilik oluşturduklarının farkında değiller mi acaba? şarkı söylerlerken genel olarak izledim sound of music'i, fena bir film değil bu arada ona da değinmeden geçmeyeyim. gerçi ben sound of music ismini görünce, 60ların müziğini, rock'n roll'u falan içeren, eğlenceli bir film bekliyordum, zira film 65 yapımı; ancak karşıma öyküsü olan, aile filmi çıktı. n'apalım, hiç yoktan iyidir değil mi?

neyse, konu birden filmin irdelenmesine döndü ama dönmesin değil mi?

selam

uzun zaman sonra blog yazasım geldi, bu istek devam eder mi bilemiyorum. şimdilik selamlar.